“Lozan’ın imzalanmasından sonra, İsmet İnönü’ye, ‘Musul ve Kerkük’te çok büyük bir Kürt nüfusu var’ denince, o da, ‘Kürtler de aslında Türklerden geldi’ diyor. ‘Kart kurt’ Türk tezinin ilk resmî ifadesidir bu.”
“O, Mustafa isminden hoşlanmıyor. Mustafa’yı sadece Milli Mücadele sırasında kullanıyor. Peygamber’in ismi de Mustafa ve halkın dinî hassasiyetini dikkate alıyor. Sonra Mustafa’yı atıyor Kemal Atatürk oluyor.”
“Laiklik, Hilafet kaldırıldıktan sonra değil, Şeyh Sait İsyanı’ndan sonra militanlaştı. Kürt milliyetçiliğinin tekke-tarikat ilişkisini kullandığı fark edildi. Tarikat-tekke kaldırılıp, Kürt milliyetçiliği zayıflatılmak istendi.”
***
Tarihçi Mehmet Ö. Alkan’la iki gündür sürdüğümüz konuşmayı kaldığımız yerden devam ederek tamamlıyoruz.
***
NEŞE DÜZEL: Atatürk’ün Hilafet’i kaldırması nasıl siyasi ve sosyal sonuçlar yarattı?
MEHMET Ö. ALKAN: Karabekir gibi muhalifler şunu söylerler. “Hilafet’in hemen kaldırılması gerekmiyordu. Bu değişim, bıçakla keser gibi değil, bir evrimle yapılmalıydı. Bütün hanedan üyelerini yurtdışına gönderip mağdur etmek yerine, bunu, Türkiye’nin kendi iç gelişmelerinin akışına bırakmak gerekirdi” derler. Bir bakıma doğrudur bu. Ama Hilafet 3 Mart 1924’te kaldırıldı. Yani henüz tek parti rejiminin kurulmadığı ve basının susturulmadığı bir dönemde kaldırıldı. Gene de kaldırılmasına çok büyük bir tepki gelmedi.
Niye?
Çünkü Tanzimat’tan beri Türkiye’nin evrildiği bir yön var. Bu yönde gidildikçe muhtemelen Hilafet ve Saltanat bir müddet sonra sembolik bir konuma gelecekti. Osmanlı zaten şeriatla yönetilmiyordu! Kaldı ki 31 Mart Olayı’ndan sonra padişah olan Mehmet Reşat da sembolik bir padişahtı. Keza Vahdettin de silik, sönük bir padişahtı. Dolayısıyla...
Evet...
Dolayısıyla Hilafet’in kaldırılması zamana bırakılabilirdi. Tanzimat’tan beri gelen akış sonucunda zaten etkisizleşmiş bir makam Hilafet. Abdülmecit gibi mayoyla denize giren, resim yapan, neredeyse monogami yaşayan bir halife var. Üstelik halifeyi de Meclis seçiyor.
Anlamadım. Meclis mi halife seçti?
Evet. Abdülmecit Efendi’yi Meclis halife seçti. Çok ilginçtir, oylanarak seçildi Meclis’te... Dört-beş aday vardı ve biri de oydu. İslam tarihinde ilk kez bir meclis halife seçti! O sırada Vahdettin de hâlâ halife üstelik. Kaçıyor ama halife unvanı devam ediyor, imzasını öyle atıyor.
Peki, Atatürk’ün dinle ilişkisi neydi?
Çeşitli yorumlar var ama ben Mete Tunçay’ınkine katılıyorum. Tunçay, Atatürk’ün deist olduğunu söyler. Bir yaratıcının, Allah’ın, tanrının var olduğuna inanıyor ama onun dünyayı yaratıp ilk hareketi verdiğini, fakat daha sonra her şeyin insanlara kaldığını düşünüyor. Mustafa Kemal, dinin, toplumsal ve siyasal yaşamdan, kamusal alandan çıkarılmasından ve özel hayata sokulmasından yana duruyor. Neden dini dışlama bu kadar militanca benimsendi derseniz... Bunun Şeyh Sait Kürt isyanıyla çok yakın ilgisi var.
Mustafa Kemal’in katı laikliğinin Kürt isyanıyla nasıl bir ilgisi var?
Çünkü Kürt milliyetçiliğinin, büyük ölçüde tarikat-tekke ilişkisini kullandığı fark ediliyor o isyanla. Dolayısıyla bir etnik ve milli muhalefeti, tarikat-tekke ilişkisi büyük bir dinî organizasyonla ve kutsiyetle gerçekleştiriyor. Kürt ahaliyi, tekke-tarikat ilişkisi mobilize edebiliyor. Dolayısıyla Kürt milliyetçiliğinin, tekke ve tarikatlar kaldırılarak zayıflatılacağı düşünülüyor. Zaten irtica ve etnik bölücülük suçlamalarının bu ülkede hep birlikte ele alınmasının bir anlamı da budur.
Şeyhe Sait isyanı dinci bir isyan mıdır yoksa milliyetçi bir isyan mıdır?
Daha çok Sünni İslam’ı kullanan bir milliyetçilikti bir bakıma o. Şu bir gerçek ki, bu ülkede laikliğin militanlaşması Şeyh Sait İsyanı’ndan sonradır. Hilafet’in kaldırılmasından sonra değildir. Tekkeleri, zaviyeleri, türbedarlıkları kapatalım düşünceleri hep Kürt isyanından sonradır.
Daha önce ise Birinci Meclis dualarla açılıyor. Atatürk neden Birinci Meclis’i camide dualar ederek açtı?
Cuma namazından sonra, dualarla açıldı Meclis. Zaten 1925’e dek Mustafa Kemal’in konuşmalarında hep İslam yer alır. Çünkü din, aynı zamanda iktidarı meşrulaştırmanın çok iyi bir aracıdır. Şu unutulmamalı, Mustafa Kemal çok iyi bir siyasetçi. Toplumun Osmanlı’dan beri dinî söyleme çok alışık olduğunu biliyor. Oysa o, Mustafa isminden de hoşlanmıyor.
Neden hoşlanmıyor?
Peygamber’in ismi de Mustafa aynı zamanda. Muhammed Mustafa... Mustafa Kemal’in en erken aktardığı, hepimizin bildiği bir anısı vardır. Öğretmeni, “Senin adın Mustafa, benim adım Mustafa, bundan sonra senin adın Mustafa Kemal olsun” der. Sizce bir öğretmenin verdiği isim kayıtlara nasıl geçer? O, bu ismi, M. Kemal olarak Harbiye’den itibaren kullanmaya başlıyor. Çünkü Mustafa ailesinin verdiği isim. Gazi Paşa ise ikinci kez evlendiği için anneye tepkili. Askerî okulda yatılı okuyor. Ve Milli Mücadele’ye kadar ismini M. Kemal diye kullanıyor. Ama Milli Mücadele’yle birlikte ismini Mustafa Kemal olarak kullanmaya başlıyor.
Niye?
Milli Mücadele’ye İslami bir destek ve meşrulaştırma arandığı çok açık. Milli Mücadele’nin en baştan beri tezi, bunun kısmen dinî bir savaş olduğudur. İlk baştan itibaren, “Biz Hilafet’i, Saltanat’ı ve Başkent’i kurtaracağız” denmiştir. 6 Ekim 1923’te İstanbul kurtarıldı. Peki, Ankara ne zaman başkent oldu? Bir hafta sonra! İstanbul’a dönmek istemediler.
Bizans’ın ve Osmanlı’nın başkenti İstanbul’a neden dönmediler?
Çünkü orada İstanbul basını, Saltanat, Hilafet ve bürokrasi vardı. O yüzden de hemen Ankara’yı başkent yaptılar. Gazi Paşa’nın, Milli Mücadele döneminde Mustafa Kemal ismini kullanmasına tekrar dönersek...
Evet...
Bunu yaparak, toplumun din hassasiyetini dikkate alıyor. Daha sonra nüfus kâğıdında ise Mustafa ismini atıyor artık Kemal Atatürk oluyor.
Peki, Atatürk ismini ona kim veriyor?
Atatürk ismini de kendisi seçiyor. “Ona, Atatürk ismini Meclis verdi” denir. Bu teknik olarak doğrudur ama Çankaya’daki sofraya soyadı Türk atası mı olsun yoksa Atatürk mü olsun önerisini kendisi getiriyor. “Atatürk olsun” diyorlar ve durumdan vazife çıkartılıp bu bir kanun haline getiriliyor.
Niye etnik bir kimliğin atası olmayı seçiyor?
Çünkü 1930’ların başından itibaren rejim Türk kimliği üzerine kurulmaya başlıyor. Aslında Güneş Dil Teorisi’yle ve Tarih Tezi’yle bulmaya, uydurmaya çalıştıkları çözüm aslında hep şu: “Hepimiz kardeşiz. Hepimiz Orta Asya’dan geldik. Sonra göç yollarımız farklılaştı. Bize bu isimler sonradan verildi. Hepimiz Türk’üz..”
Atatürk’ün Kürtlerle ilişkisi neydi?
Başlangıçta normal ama 1925’ten itibaren iki taraf için de ipler koyuyor. Bu tarihten itibaren Kürtler de, Ankara da bu meseleyi barışla çözme umudunda değiller artık.
M. Kemal Kürtlere özerklik sözü vermiş miydi?
İzmit’te gazetecilere yaptığı açıklamada, “Bu düşünülebilir” gibi bir ifadesi var. Cumhuriyet arşivleri açıldıkça bu konuyu anlayacağız. Lozan’ın imzalanmasından sonra, İsmet İnönü’ye, “Musul ve Kerkük’te büyük Kürt nüfusu var” denince, İnönü, “Kürtler de aslında Türklerden gelmiştir” diyor. Meşhur “Kart kurt” Türk tezinin ilk resmî ifadesidir bu! İsmet İnönü bunu muhtemelen Atatürk’ün de bilgisi dâhilinde söylüyor. Daha sonra yaşanan Şeyh Sait İsyanı da zaten bir manada “biz Türk değiliz, Kürt’üz” demekti.
Kürtler Atatürk döneminde kaç kez ayaklandı?
Beş, altı ayaklanma var. 1919’dan itibaren başlıyor ayaklanma. Sorun şu... İttihat Terakki döneminden itibaren bir Türk milliyetçiliği hikâyesi başlıyor. Aslında 1924 Anayasası’nda ve ondan sonra çıkan vatandaşlık kanununda da, “Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türk’tür” diyen o meşhur ifade var. Yani Türklüğü bir hukuki kavram, bir kimlik olarak tanımlamak var. Ama bu, 1925’ten itibaren bir kenara bırakılıyor ve etnik kimlik ön plana çıkmaya başlıyor.
Atatürk öldüğünde büyük bir servete sahipti. O serveti nasıl edindi?
Meclis’e sunduğu belgenin ekine bakıldığında, hakikaten müthiş bir mal varlığının olduğu görülüyordu ama öldüğünde büyük bir servete sahip değildi çünkü ölmeden bir buçuk yıl önce mal varlığını belediyelere, partiye ve devlet üretme çiftlikleri gibi bazı kurumlara bağışladı.
O büyük serveti nasıl edindi?
Bunu bir cumhurbaşkanı ve asker maaşıyla yapmayacağı çok açık. Muhtemelen çok çeşitli bağışlar ve hediyeler yoluyla geldi bu para. Mesela Milli Mücadele’nin başında paranın bir kısmı Hint Müslümanlarından geliyor. Mete Tunçay, “M. Kemal hiç olmazsa aldığını millete veriyor. Peki diğerleri ne yaptı? Bilmiyoruz” der.
Peki, o dönemde dünyada demokratik bir sistemle yönetilen ülkeler var mıydı?
Vardı tabii. İngiltere ve Amerika bunlardan birkaçı. Ama şunu da görmek lazım, iki dünya savaşı arasında Batı Avrupa’da İngiltere dâhil bütün rejimler totaliter hale gelmeye başladı. İngiltere daha devletçi oldu.
İsmet Paşa ile Atatürk’ün ilişkisi neydi?
Tartışmalı konulardan biri de bu... İnönü 1937 yılına dek kısa bir süre dışında aralıksız başbakanlık yaptı. M. Kemal’le 1937 yılında başlayarak ölene dek hiç görüşmediler. 1937’de ne oluyor, bilmiyoruz.
İsmet paşa diktatör müydü?
Milli Şef’ti en azından. Milli Şef’lik ne anlama geliyor? Bir cumhurbaşkanlığı, iki Cumhuriyet Halk Partisi genel başkanlığı, üç Meclis’teki bütün milletvekillerini belirleme yetkisi anlamına geliyor. Bakın, hep şu yaşanır... Türk sağı, Atatürk’e ve İnönü’ye kızdığı zaman Abdülhamit’i yüceltir. “Sizler küçüksünüz” demeye çalışır. Aynı şey İnönü döneminde de yaşanıyor. Kendisine direkt olarak “sen küçüksün” denmiyor ama “Atatürk büyüktü” şeklinde bir söylem kullanılıyor.
İsmet Paşa buna ne tepki veriyor?
İsmet Paşa’nın Atatürk’ün öne çıkarılmasından çok fazla hoşnut olacağı düşünülemez tabii. Atatürk’ü geçmişte bırakmayı tercih eder o.
Geçmişte bırakmak için adım attı mı peki?
Mesela... Kazım Karabekir gibi Atatürk tarafından tasfiye edilmiş isimler onun döneminde tekrar siyasete döndüler, Meclis’e girdiler.
BİTTİ
16.11.2011 - Taraf - Neşe Düzel
16 Kasım 2011 Çarşamba
Muhalefet sustu, Nutuk okundu - 2
“İtiraz edebilecek bir kişi bırakılmadı. Ya idam, ya tasfiye edildi. Böylece Nutuk okunabilir hale geldi. Ve Atatürk, ‘1919 Mayıs’ının 19. günü Samsun’a çıktım. Vaziyet, manzara şöyleydi’ diyecek hale geldi.”
“Atatürk, bütün muhaliflerini susturdu. Önce, 1925’te ülkede dinî muhalefet, Kürt muhalefeti ve M. Kemal’in yakın arkadaşları tasfiye edildi. Ardından 1926’da da İttihatçılar tasfiye edildi.”
“Atatürk, Meclis Hükümeti sistemini bitirdi, Kabine sistemini getirdi. Yani hükümeti Meclis değil, kendisi kurmaya başladı. Bunu nasıl yaptı? Cumhuriyet’i ilan ederek yaptı! Tek adam olma yolunda büyük adım attı.”
***
Tarihçi Mehmet Ö. Alkan’la dün birinci bölümünü verdiğimiz konuşmaya, kaldığımız yerden küçük bir hatırlatma yaparak devam ediyoruz.
Birinci bölümde Kemalizm’in Atatürk döneminde oluştuğunu ve Atatürk’ün Kemalist olduğunu söyleyen Doç. Dr. Mehmet Ö. Alkan, 1925’ten sonra tek parti rejiminin kurumlaştığını ve bunun için önce siyasi muhalefetin tasfiye edildiğini sonra da Kürtlerden sosyalistlere her türlü toplumsal muhalefetin bitirildiğine dikkat çekti. “Türk Kadınlar Birliği de kapatıldı” dedi.
***
NEŞE DÜZEL: Kemalistlerin kendilerini İslamcı kesimden en fazla ayırt ettikleri konu kadının özgürlüğü konusudur. Kadın hareketini yok etmenin gerekçesi nedir? Atatürk’e rağmen mi kapatıldı bu kadın birliği?
MEHMET Ö. ALKAN: Hayır. Mustafa Kemal, İnönü, Recep Peker gibi Türkiye’nin tek partiyle yönetilmesini savunan ekip kapattı bu birliği. Toplumsal muhalefet potansiyeli olan bütün dernekleri kapattılar. Oysa Türk Kadınlar Birliği, İkinci Meşrutiyet’ten beri kadın hakları için müthiş mücadele etti.
Bu kadın hareketi o dönemde ne yaptı?
Daha 1923’te hiç bir parti yokken “halk fırkası” diye bir parti kurmak istedi ama bu kabul edilmedi. Kadınlara seçme ve seçilme hakkı istedi, bu da kabul edilmedi. 1927’de, “Tamam, oy kullanamıyoruz, hiç olmazsa kadın haklarını Meclis’te dile getirecek bazı mebusların seçilmesini biz önerelim” dedi, o da kabul edilmedi. Kadınlara seçme ve seçilme hakkı daha sonra 1934’te verildi. Cumhuriyet tarihi hakkında hakikaten bilmediğimiz çok şey var. Mesela ilk İstiklal Marşı alaturkaydı.
Nasıl? İstiklal Marşı alaturka mıydı?
Evet. 1924’te Rıfat Çağatay’ın alaturka bestesi 1924’ten 1930’a kadar altı yıl milli marş olarak çalındı. 1930’da bir anda yeni beste kabul edildi ve milli marş alafranga oldu.
Galiba yakın tarihimiz konusunda en çok tartışma Atatürk’le ilgili çıkıyor. Atatürk diktatör müydü?
Ben Atatürk için diktatör sıfatını, modernleştirici pozitif anlamda kullanabilirim belki ama... Bence Atatürk için asıl kullanılabilecek olan sıfat tek parti, tek adam sıfatıdır. Diktatör deyip işin içinden sıyrılmak bana doğru gelmiyor.
Hesap sorulamayan, hiçbir muhalefetin olmadığı tek adam yönetimine diktatörlük dememek doğru geliyor mu size peki?
Doğru geliyor. Çünkü her tek adamın diktatör olması gerekmiyor. Her diktatör tek adam olabilir ama her tek adam diktatör değildir.
Dersim katliamını, zorunlu göç uygulamalarını, her türlü muhalefeti ezen Takrir-i Sükûn Kanunu’nu, İstiklal Mahkemelerini, muhalefetin idamla yargılanmasını ve bazılarının idam edilmesini eğer diktatörlüğün içine yerleştirmiyorsanız, hangi sistemin içine yerleştiriyorsunuz?
Teknik anlamda otokrasi ve otokrat diyebilirim. Çünkü rejimde tek adam yoktu aslında. Tek adama odaklanırsak, bunun bir ekip ve parti olduğunu, bir zihniyet olduğunu gözden kaçırırız. Bir lidere odaklaştığımızda da, dönemi ya onunla kutsarız ya da onunla kötüleriz. Bütün iyilikleri ondan gördüğümüz gibi bütün kötülükleri de ondan görürüz. O zaman...
Evet, o zaman ne olur?
O zaman bazı insanlar aklanmaya ve bir kişiye yüklenen diktatör sıfatıyla bir dönem perdelenmeye başlar. Bir kişiye odaklanıp, dönem gene tartışmanın dışına çıkarılır. Mesela benim için diktatör Hitler’dir, Mussolini’dir. Etrafındakilerle birlikte İkinci Dünya Savaşı’yla tasfiye edildiler. Bizde ise Tek Parti döneminin kadroları büyük ölçüde devam etti. 1942’de Varlık Vergisi’ni getiren, 6-7 Eylül’ü yapan kimdi?
Peki, kendi döneminde Atatürk tek hâkim değil miydi?
1925’ten sonra tam manasıyla bir tek adam- tek parti yönetimi kuruldu. Mesela 1927’de CHP’nin tüzüğünde yapılan değişiklikle parlamentonun bütün üyelerini yani bütün milletvekili adaylarını, Genel Başkan seçmeye başladı. Genel Başkan kim?
Kim?
M. Kemal ama M. Kemal 1934-35’ten sonra artık tek hâkim değildi. 1925’ten itibaren idam edilenler, Kürtlere ve Yahudilere yapılanlar da dâhil olmak üzere o kadar çok trajedi var ki... Bu trajediyi bir kişiyle açıklamaya başladığınızda, bu uygulamaları yapan o kadar çok insanı aklamaya başlarsınız ki!
İstiklal Mahkemesi’nin idam ettiği muhaliflerden biri de İttihat Terakki hükümetinde maliye bakanlığı yapmış olan liberal Cavit Bey. Bir yurtdışı görevindeyken M. Kemal’in Cavit Bey’den ödenek istediği fakat Cavit Bey’in bu ödeneği vermediği ve M. Kemal’in de bunu hiç unutmadığı, Cavit Bey’in idamının arkasında bu olayın olduğu da anlatılır. Bu gerçek mi?
İdamına sebep bu mudur bilmiyorum ama M. Kemal baştan beri kendisinin İttihatçı olmadığını söylemeye çalıştı. M. Kemal İttihatçıydı ama böyle bir imaj vermek istemedi. Zaten hem çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu, hem o dönemde kurulan İstiklal Mahkemeleri hem de açılan İzmir Suikastı davası, birlikte yola çıktığı İttihatçılar’ın tasfiye edilmelerine vesile oldu. Böylece 1926 yılına gelindiğinde, bir yandan Karabekir’in Terakkiperver Cumhuriyet Grubu, bir yandan da sistem içindeki İttihatçılar tasfiye edildi. Kısacası siyasi muhalefet yok edildi ve 1927’de artık Nutuk okunabilir hale geldi.
Dolayısıyla bir dönemin tarihi sadece Atatürk’ün bakış açısıyla yazıldı. Nutuk, 1927’den önce okunamaz mıydı? Muhalefetin hâlâ olduğu bir ortamda okunsaydı, itirazlar mı olacaktı?
Evet, itiraz edilecekti. 1927’de okunduğunda ise itiraz olmadı, çünkü itiraz edecek olanlar ya idam edildiler, ya da siyasetten tasfiye edildiler. Şimdi diyeceksiniz ki bunun adı ne?
Atatürk, bütün muhaliflerini susturdu mu?
Susturdu. Önce, 1925’te ülkede dinî muhalefet, Kürt muhalefeti ve M. Kemal’in yakın arkadaşları tasfiye edildi. Ardından 1926’da da İttihatçılar tasfiye edildi. Sonra bürokrasi içinde daha alt düzeyde İttihatçıların tasfiyesine gidildi ve kurumlarda ayıklamalar yapıldı. 1926’dan itibaren devletin içinde muhalif bir ses, bir kişi bırakılmadı. Böylece Nutuk okunabilir hale geldi. Böylece tarih, 19 Mayıs 1919’dan itibaren yazılabilir duruma kavuştu. “1919 Mayıs’ının 19. günü Samsun’a çıktım. Vaziyet ve manzara şu haldeydi...” diyebilecek bir hale geldi.
Atatürk’ün sağlığında onun diktatör olduğunu söyleyen çıktı mı?
Hayır. Ülke içinde bunu söyleyecek biri çıkamaz zaten. Ancak ülke dışında bunu söyleyenler oldu. Ülke içinde böyle bir şeyi söylemeye cesaret edemezsiniz. Tam tersine herkesin Mustafa Kemal’i övme konusunda yarıştıkları bir dönem bu. Hitler’e Führer, Mussolini’ye Duce deniyor. Atatürk’e de “önder” deniyor. Atatürk için ilk defa o dönemde “önder “lafı kullanılmaya başladı. Gazetelerde, “önderimiz, önder” diye tekil ifade kullanıldı. Şu da çok önemli: 1925’te Şeyh Sait İsyanı’ndan sonra çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu ve arkasından kurulan İstiklal Mahkemeleriyle sadece arkadaşlarını tasfiye etmedi Atatürk. Çok daha önemlisi, bu yolla basın da susturuldu. Bu kanunla idareye, yargı kararı olmaksızın dernek, cemiyet, gazete, dergi kapatma yetkisi verildi.
Atatürk’e en çok hangi konularda muhalefet edildi sağlığında?
En çok liderliği, tek adamlığı eleştirildi. Birlikte yola çıktığı arkadaşları buna itiraz ettiler. Aslında 1 Kasım 1922’de Saltanat’ın kaldırılması, arkasından 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’in ilanı, sonra da 3 Mart 1924’te Hilafet’in kaldırılması, M. Kemal’in tek adamlığa gidişinin üç kritik tarihidir. Oysa M. Kemal Milli Mücadele’ye başlandığında arkadaşları arasında eşitler arasında birincidir. Onun liderliği bir görev dağılımı gibi düşünülür. Fakat bir aşamadan sonra M. Kemal’in kendi liderliğini çeşitli vesilelerle pekiştirdiğini görürler. Zaten M. Kemal de, onların kendisini tasfiye etme derdinde olduğunu düşünmeye başlar. Aslında Cumhuriyet’in 29 ekim günü ilan edilmesi tesadüf değildir.
29 ekim tarihi niye seçildi?
Bu tarih özellikle seçildi. O gün, Kazım Karabekir Trabzon’da, Rauf Orbay İstanbul’dadır. O dönemde Meclis Hükümeti denen bir sistem var. Hükümetin üyelerini Meclis tek tek seçiyor. Karabekir Grubu, Lozan’da İnönü’nün taviz verdiğini düşünüyor. M. Kemal’in Meclis Başkanı olarak kurdurduğu hükümetin güçsüz görünmesi için de ellerinden geleni yapıyorlar. M. Kemal bu grubu tasfiye etmek için hükümet krizi çıkartıyor. Bunun için önce hükümet üyelerini istifa ettiriyor. Aday olmayacaklarına dair hepsinden söz alıyor. Dolayısıyla hükümet kurulamıyor. Sonunda M. Kemal’e, hükümet kurulamıyor diye geliyorlar.
Ne yapıyor?
Onun da arzu ettiği bu zaten. Böylece Meclis Hükümeti sistemini bitiriyor, Kabine sistemini getiriyor. Yani hükümeti Meclis değil, kendisi kuruyor. Bunu nasıl yapıyor? Cumhuriyet’i ilan ederek yapıyor! Cumhuriyet’in ilanı 24 saatlik bir süreçte oluyor. Bütün muhalifler dışarıdayken, 360 milletvekilinden sadece 158’i Meclis’teyken, Cumhuriyet onaylanıyor. Ve, Cumhuriyet’in ilanıyla, M. Kemal tek adam olma yolunda çok önemli bir adım atıyor! M. Kemal’e en çok hangi konularda muhalefet edildi diye sormuştunuz. Mesela Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın, tüzüğünde, “Bu parti dine hürmetkârdır” diye yazması, aslında o dönemin Halk Fırkası’na ve dolayısıyla M. Kemal’e yapılan bir göndermedir.
Niye?
Bakın şöyle... Dini siyasetin tamamen dışına iten laikliğin keskinleşmesi, militan bir laikliğe dönüşmesi, 1925’teki Şeyh Sait Ayaklanması’ndan sonra oldu. O zaman, İstiklal Mahkemeleri kararıyla tekkeler, tarikatlar, zaviyeler kapatıldı.
Şeyh Sait İsyanı, militan laikliği uygulamak için bir fırsat olarak mı kullanıldı?
Evet, kesinlikle kullanıldı. Cumhuriyet’in başında rejimin kırılma noktası, Takrir-i Sükûn Kanunu’nun getirilmesidir ve Tek Parti yönetiminin kurulmasıdır. Bunlar, Şeyh Sait Ayaklanması’nın sonrasıdır. Başta da söyledim. Bu ülkede darbelerin de, parti kapatmaların da gerekçesi aynıdır. Birinci gerekçe irtica, ikinci gerekçe Kürtçülüktür. Bu iki gerekçenin birlikte zikredildiği dönemlerde, Türkiye’ye hep totaliter rejimler, darbeler geldi! 1925’te de bu böyle oldu, 1960’da da böyle oldu. 1971, 1980 ve 28 Şubat’ta da hep aynı şey süreç yaşandı. Zaten bu ülkede diğer tarihlerin değil de özellikle 31 Mart tarihinin hatırlanmasının nedeni de budur. Hatırlatılacak ve hatırlanacak ki, böylece irtica konusu sıcak tutulacak!
Peki, bu ülkede ne zamandan ya da hangi olaydan sonra Atatürk’ü eleştirmek imkânsızlaştı?
Ben tarihçi olarak, 1926 İzmir Suikastı davasından sonra Gazi Paşa’ya karşı sarf edilmiş tek bir muhalif masum cümle bile hatırlamıyorum.
Peki, ya sonra? Atatürk’le birlikte Milli Mücadele’yi başlatan ekipten kimler kaldı yanında?
1925’ten itibaren İsmet İnönü, Mareşal Fevzi Çakmak, Refik Saydam, Şükrü Saracoğlu, Recep Peker, Celal Bayar kaldı. Üst düzeyde çok dar bir ekiptir bu. Ama bunların dışında bir de sofrasında olanlar vardır. Birçok kararın da o dönemde Çankaya’da veya Dolmabahçe’de sofrada alındığı doğrudur. Bütün Cumhuriyet eliti o sofradadır. Atatürk’le en rahat ilişki kuran, onunla senli benli konuşan çocukluk arkadaşı Nuri Conker’dir. Zaten Nuri Conker’in ölümünden sonra Atatürk’ün iyice içine kapandığı söylenir. Atatürk dönemindeki muhalefeti sormuştunuz...
Evet...
Hükümete karşı en büyük tepki 1930’da yaşanıyor. Dünya ekonomik bunalımı Türkiye’yi çok etkiliyor. Hem köylü tepkisi hem de Kürt tepkisi o dönemde oluşuyor. Bu muhalefetin varlığı, Serbest Cumhuriyet Fırkası’yla ortaya gün ışına çıkıyor.
Bu partiyi Atatürk kendisi kurdurmuyor mu?
Evet. En samimi arkadaşlarından Fethi Okyar’a bu partiyi kurduruyor. Kızkardeşi Makbule’yi de partiye üye yazdırıyor. Aslında bu partiyi kurdurmakla Atatürk çok partili siyasi hayatı denemiyor. O, muhalefetin gücünü anlamaya çalışıyor. Muhalefetin boyunu ölçmeyi deniyor. Muhalefetin boyunu gördükten sonra da partiyi kapatıyor. Çünkü köylü, Kürtçü, dinci, sosyalist, liberal bütün muhalefet orada toplanıyor. İşte o dönemde Atatürk, “Köylü milletin efendisidir” diyor. Çünkü Türkiye’nin yüzde 90’ı kırsal kesimde yaşıyor ve bu kesim muhalefetin potansiyel alanı haline gelmiş bulunuyor. Atatürk köylünün gönlünü alıyor.
Peki, Atatürk kendisini nasıl tarif ediyordu?
Önder ve tek adam olmayı benimsemiş durumda. Bu çok açık. Etrafında da bir iktidar eliti oluşuyor.
Atatürk, Fethi Bey’e kendi döneminin de bir istibdat dönemi olduğuna dair bir itirafta bulunmuş mu?
Böyle ifadeler kullanıyor. “Çok mu aşırıya kaçtık? Bir diktatörlük olarak mı tanımlanacak bu? Bunu yapmazsak bizi diktatörlük olarak görecekler” gibi sözler söylüyor. Bazıları, “Seçimler, 1923, 1927, 1931 ve 1935’te düzenli olarak yapıldı ve Meclis oluştu” diyorlar. Oysa bu ülkede 1876’dan beri bir anayasa var ve 1877’den beri de parlamento ve seçimler var.
Atatürk, Osmanlı’nın gerisine düşmeyi göze alabilir miydi?
Bu geleneği görmezden gelip parlamentoyu kapatmak, seçimleri kaldırmak zaten olmaz. Bunları kapatırsa, Osmanlı’nın gerisine düşer. Şunu da söylemeliyiz. Türkiye’de ilk tek parti deneyimi İttihat Terakki’nin 1913-1918’deki iktidarında yaşandı ve İttihat Terakki hiçbir derneğe, basına izin vermedi. İşte o deneyim 1925’te Cumhuriyet’te kullanıldı.
Biz Atatürk’ün o dönemdeki bütün muhaliflerini hain olarak öğrendik. Hain miydi hepsi?
Asla öyle bir şey söyleyemeyiz. Buna Vahdettin de dâhil. Milli Mücadele’yi desteklemediği, M. Kemal’e idam cezası verdiği ve işgal sürecinde İngilizlerle çok yakın işbirliği yaptığı için Vahdettin’e hain deniyor. Aslında o dönemde bu kimliğe uyan pek çok kişi var. O dönemde başkent İstanbul’da pek çok kişi ve bütün bürokrasi böyleydi. Atatürk Nutuk’ta Vahdettin için hain diyor ve bazıları Vahdettin’e hain olarak bakıyor ama bazıları için de Vahdettin kutsal padişah bugün. Atlanan bir şey var. M. Kemal başta olmak üzere Vahdettin’e hain sıfatını yakıştırıyor ama, Saltanat kaldırıldığı zaman, Ankara Halife olarak 17 gün daha Vahdettin’le çalışıyor.
Atatürk’ün Vahdetinle ilişkisi neydi?
Onu bilmiyoruz. Yaptıkları baş başa bir görüşme var. Bunun tutanakları bir gün çıkar. Çünkü Vahdettin Devlet Başkanı olduğu için görüşmesinin içeriğinin bir yere yazılması lazım. Şunu biliyoruz. M. Kemal, Dokuzuncu Ordu Müfettişi olarak resmî görevle Samsun’a gidiyor. Gizli gitmiyor oraya. Oradaki rahatsızlıkları kontrol altına alması için Samsun’a gönderiliyor.
Milli Mücadele’yi başlatması için görevlendirildi mi Vahdettin tarafından?
Bilmiyoruz. O ikili konuşmada ne konuşulduğu bilmiyoruz.
Atatürk döneminde, en çok da Birinci Meclis döneminde, demokratik bir sistem kurulmasını önerenler oldu mu?
Evet oluyor. O günün ölçülerinde daha çok demokrasi talep edenler oluyor. Mesela Kadınlar Birliği, dönemin sosyalistleri tek dereceli seçim istiyorlar. Çünkü çift dereceli seçim kolay kontrol ediliyor. 1927’den itibaren tüzük gereği bütün mebus adaylarını Reisicumhur ve Cumhuriyet Halk Fırkası Genel Başkanı olarak M. Kemal belirliyor. Diyelim ki İstanbul’dan 20 kişi Meclis’e seçilecek. 20 tane aday gösteriyor. Bunları da ikinci seçmenler seçiyor. Diyelim İstanbul’da 200 ikinci seçmen var. Bunlar kendilerine önerilen 20 kişiyi seçiyorlar. 200 ikinci seçmenin kimler olacağını da parti belirliyor.
M. Kemal’i Meclis’te eleştirenlerin başına ne geldi sonunda?
Tasfiye oldular. Ne kamuda ne de basında görev alabildiler.
15.11.2011 - Taraf - Neşe Düzel
“Atatürk, bütün muhaliflerini susturdu. Önce, 1925’te ülkede dinî muhalefet, Kürt muhalefeti ve M. Kemal’in yakın arkadaşları tasfiye edildi. Ardından 1926’da da İttihatçılar tasfiye edildi.”
“Atatürk, Meclis Hükümeti sistemini bitirdi, Kabine sistemini getirdi. Yani hükümeti Meclis değil, kendisi kurmaya başladı. Bunu nasıl yaptı? Cumhuriyet’i ilan ederek yaptı! Tek adam olma yolunda büyük adım attı.”
***
Tarihçi Mehmet Ö. Alkan’la dün birinci bölümünü verdiğimiz konuşmaya, kaldığımız yerden küçük bir hatırlatma yaparak devam ediyoruz.
Birinci bölümde Kemalizm’in Atatürk döneminde oluştuğunu ve Atatürk’ün Kemalist olduğunu söyleyen Doç. Dr. Mehmet Ö. Alkan, 1925’ten sonra tek parti rejiminin kurumlaştığını ve bunun için önce siyasi muhalefetin tasfiye edildiğini sonra da Kürtlerden sosyalistlere her türlü toplumsal muhalefetin bitirildiğine dikkat çekti. “Türk Kadınlar Birliği de kapatıldı” dedi.
***
NEŞE DÜZEL: Kemalistlerin kendilerini İslamcı kesimden en fazla ayırt ettikleri konu kadının özgürlüğü konusudur. Kadın hareketini yok etmenin gerekçesi nedir? Atatürk’e rağmen mi kapatıldı bu kadın birliği?
MEHMET Ö. ALKAN: Hayır. Mustafa Kemal, İnönü, Recep Peker gibi Türkiye’nin tek partiyle yönetilmesini savunan ekip kapattı bu birliği. Toplumsal muhalefet potansiyeli olan bütün dernekleri kapattılar. Oysa Türk Kadınlar Birliği, İkinci Meşrutiyet’ten beri kadın hakları için müthiş mücadele etti.
Bu kadın hareketi o dönemde ne yaptı?
Daha 1923’te hiç bir parti yokken “halk fırkası” diye bir parti kurmak istedi ama bu kabul edilmedi. Kadınlara seçme ve seçilme hakkı istedi, bu da kabul edilmedi. 1927’de, “Tamam, oy kullanamıyoruz, hiç olmazsa kadın haklarını Meclis’te dile getirecek bazı mebusların seçilmesini biz önerelim” dedi, o da kabul edilmedi. Kadınlara seçme ve seçilme hakkı daha sonra 1934’te verildi. Cumhuriyet tarihi hakkında hakikaten bilmediğimiz çok şey var. Mesela ilk İstiklal Marşı alaturkaydı.
Nasıl? İstiklal Marşı alaturka mıydı?
Evet. 1924’te Rıfat Çağatay’ın alaturka bestesi 1924’ten 1930’a kadar altı yıl milli marş olarak çalındı. 1930’da bir anda yeni beste kabul edildi ve milli marş alafranga oldu.
Galiba yakın tarihimiz konusunda en çok tartışma Atatürk’le ilgili çıkıyor. Atatürk diktatör müydü?
Ben Atatürk için diktatör sıfatını, modernleştirici pozitif anlamda kullanabilirim belki ama... Bence Atatürk için asıl kullanılabilecek olan sıfat tek parti, tek adam sıfatıdır. Diktatör deyip işin içinden sıyrılmak bana doğru gelmiyor.
Hesap sorulamayan, hiçbir muhalefetin olmadığı tek adam yönetimine diktatörlük dememek doğru geliyor mu size peki?
Doğru geliyor. Çünkü her tek adamın diktatör olması gerekmiyor. Her diktatör tek adam olabilir ama her tek adam diktatör değildir.
Dersim katliamını, zorunlu göç uygulamalarını, her türlü muhalefeti ezen Takrir-i Sükûn Kanunu’nu, İstiklal Mahkemelerini, muhalefetin idamla yargılanmasını ve bazılarının idam edilmesini eğer diktatörlüğün içine yerleştirmiyorsanız, hangi sistemin içine yerleştiriyorsunuz?
Teknik anlamda otokrasi ve otokrat diyebilirim. Çünkü rejimde tek adam yoktu aslında. Tek adama odaklanırsak, bunun bir ekip ve parti olduğunu, bir zihniyet olduğunu gözden kaçırırız. Bir lidere odaklaştığımızda da, dönemi ya onunla kutsarız ya da onunla kötüleriz. Bütün iyilikleri ondan gördüğümüz gibi bütün kötülükleri de ondan görürüz. O zaman...
Evet, o zaman ne olur?
O zaman bazı insanlar aklanmaya ve bir kişiye yüklenen diktatör sıfatıyla bir dönem perdelenmeye başlar. Bir kişiye odaklanıp, dönem gene tartışmanın dışına çıkarılır. Mesela benim için diktatör Hitler’dir, Mussolini’dir. Etrafındakilerle birlikte İkinci Dünya Savaşı’yla tasfiye edildiler. Bizde ise Tek Parti döneminin kadroları büyük ölçüde devam etti. 1942’de Varlık Vergisi’ni getiren, 6-7 Eylül’ü yapan kimdi?
Peki, kendi döneminde Atatürk tek hâkim değil miydi?
1925’ten sonra tam manasıyla bir tek adam- tek parti yönetimi kuruldu. Mesela 1927’de CHP’nin tüzüğünde yapılan değişiklikle parlamentonun bütün üyelerini yani bütün milletvekili adaylarını, Genel Başkan seçmeye başladı. Genel Başkan kim?
Kim?
M. Kemal ama M. Kemal 1934-35’ten sonra artık tek hâkim değildi. 1925’ten itibaren idam edilenler, Kürtlere ve Yahudilere yapılanlar da dâhil olmak üzere o kadar çok trajedi var ki... Bu trajediyi bir kişiyle açıklamaya başladığınızda, bu uygulamaları yapan o kadar çok insanı aklamaya başlarsınız ki!
İstiklal Mahkemesi’nin idam ettiği muhaliflerden biri de İttihat Terakki hükümetinde maliye bakanlığı yapmış olan liberal Cavit Bey. Bir yurtdışı görevindeyken M. Kemal’in Cavit Bey’den ödenek istediği fakat Cavit Bey’in bu ödeneği vermediği ve M. Kemal’in de bunu hiç unutmadığı, Cavit Bey’in idamının arkasında bu olayın olduğu da anlatılır. Bu gerçek mi?
İdamına sebep bu mudur bilmiyorum ama M. Kemal baştan beri kendisinin İttihatçı olmadığını söylemeye çalıştı. M. Kemal İttihatçıydı ama böyle bir imaj vermek istemedi. Zaten hem çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu, hem o dönemde kurulan İstiklal Mahkemeleri hem de açılan İzmir Suikastı davası, birlikte yola çıktığı İttihatçılar’ın tasfiye edilmelerine vesile oldu. Böylece 1926 yılına gelindiğinde, bir yandan Karabekir’in Terakkiperver Cumhuriyet Grubu, bir yandan da sistem içindeki İttihatçılar tasfiye edildi. Kısacası siyasi muhalefet yok edildi ve 1927’de artık Nutuk okunabilir hale geldi.
Dolayısıyla bir dönemin tarihi sadece Atatürk’ün bakış açısıyla yazıldı. Nutuk, 1927’den önce okunamaz mıydı? Muhalefetin hâlâ olduğu bir ortamda okunsaydı, itirazlar mı olacaktı?
Evet, itiraz edilecekti. 1927’de okunduğunda ise itiraz olmadı, çünkü itiraz edecek olanlar ya idam edildiler, ya da siyasetten tasfiye edildiler. Şimdi diyeceksiniz ki bunun adı ne?
Atatürk, bütün muhaliflerini susturdu mu?
Susturdu. Önce, 1925’te ülkede dinî muhalefet, Kürt muhalefeti ve M. Kemal’in yakın arkadaşları tasfiye edildi. Ardından 1926’da da İttihatçılar tasfiye edildi. Sonra bürokrasi içinde daha alt düzeyde İttihatçıların tasfiyesine gidildi ve kurumlarda ayıklamalar yapıldı. 1926’dan itibaren devletin içinde muhalif bir ses, bir kişi bırakılmadı. Böylece Nutuk okunabilir hale geldi. Böylece tarih, 19 Mayıs 1919’dan itibaren yazılabilir duruma kavuştu. “1919 Mayıs’ının 19. günü Samsun’a çıktım. Vaziyet ve manzara şu haldeydi...” diyebilecek bir hale geldi.
Atatürk’ün sağlığında onun diktatör olduğunu söyleyen çıktı mı?
Hayır. Ülke içinde bunu söyleyecek biri çıkamaz zaten. Ancak ülke dışında bunu söyleyenler oldu. Ülke içinde böyle bir şeyi söylemeye cesaret edemezsiniz. Tam tersine herkesin Mustafa Kemal’i övme konusunda yarıştıkları bir dönem bu. Hitler’e Führer, Mussolini’ye Duce deniyor. Atatürk’e de “önder” deniyor. Atatürk için ilk defa o dönemde “önder “lafı kullanılmaya başladı. Gazetelerde, “önderimiz, önder” diye tekil ifade kullanıldı. Şu da çok önemli: 1925’te Şeyh Sait İsyanı’ndan sonra çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu ve arkasından kurulan İstiklal Mahkemeleriyle sadece arkadaşlarını tasfiye etmedi Atatürk. Çok daha önemlisi, bu yolla basın da susturuldu. Bu kanunla idareye, yargı kararı olmaksızın dernek, cemiyet, gazete, dergi kapatma yetkisi verildi.
Atatürk’e en çok hangi konularda muhalefet edildi sağlığında?
En çok liderliği, tek adamlığı eleştirildi. Birlikte yola çıktığı arkadaşları buna itiraz ettiler. Aslında 1 Kasım 1922’de Saltanat’ın kaldırılması, arkasından 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’in ilanı, sonra da 3 Mart 1924’te Hilafet’in kaldırılması, M. Kemal’in tek adamlığa gidişinin üç kritik tarihidir. Oysa M. Kemal Milli Mücadele’ye başlandığında arkadaşları arasında eşitler arasında birincidir. Onun liderliği bir görev dağılımı gibi düşünülür. Fakat bir aşamadan sonra M. Kemal’in kendi liderliğini çeşitli vesilelerle pekiştirdiğini görürler. Zaten M. Kemal de, onların kendisini tasfiye etme derdinde olduğunu düşünmeye başlar. Aslında Cumhuriyet’in 29 ekim günü ilan edilmesi tesadüf değildir.
29 ekim tarihi niye seçildi?
Bu tarih özellikle seçildi. O gün, Kazım Karabekir Trabzon’da, Rauf Orbay İstanbul’dadır. O dönemde Meclis Hükümeti denen bir sistem var. Hükümetin üyelerini Meclis tek tek seçiyor. Karabekir Grubu, Lozan’da İnönü’nün taviz verdiğini düşünüyor. M. Kemal’in Meclis Başkanı olarak kurdurduğu hükümetin güçsüz görünmesi için de ellerinden geleni yapıyorlar. M. Kemal bu grubu tasfiye etmek için hükümet krizi çıkartıyor. Bunun için önce hükümet üyelerini istifa ettiriyor. Aday olmayacaklarına dair hepsinden söz alıyor. Dolayısıyla hükümet kurulamıyor. Sonunda M. Kemal’e, hükümet kurulamıyor diye geliyorlar.
Ne yapıyor?
Onun da arzu ettiği bu zaten. Böylece Meclis Hükümeti sistemini bitiriyor, Kabine sistemini getiriyor. Yani hükümeti Meclis değil, kendisi kuruyor. Bunu nasıl yapıyor? Cumhuriyet’i ilan ederek yapıyor! Cumhuriyet’in ilanı 24 saatlik bir süreçte oluyor. Bütün muhalifler dışarıdayken, 360 milletvekilinden sadece 158’i Meclis’teyken, Cumhuriyet onaylanıyor. Ve, Cumhuriyet’in ilanıyla, M. Kemal tek adam olma yolunda çok önemli bir adım atıyor! M. Kemal’e en çok hangi konularda muhalefet edildi diye sormuştunuz. Mesela Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın, tüzüğünde, “Bu parti dine hürmetkârdır” diye yazması, aslında o dönemin Halk Fırkası’na ve dolayısıyla M. Kemal’e yapılan bir göndermedir.
Niye?
Bakın şöyle... Dini siyasetin tamamen dışına iten laikliğin keskinleşmesi, militan bir laikliğe dönüşmesi, 1925’teki Şeyh Sait Ayaklanması’ndan sonra oldu. O zaman, İstiklal Mahkemeleri kararıyla tekkeler, tarikatlar, zaviyeler kapatıldı.
Şeyh Sait İsyanı, militan laikliği uygulamak için bir fırsat olarak mı kullanıldı?
Evet, kesinlikle kullanıldı. Cumhuriyet’in başında rejimin kırılma noktası, Takrir-i Sükûn Kanunu’nun getirilmesidir ve Tek Parti yönetiminin kurulmasıdır. Bunlar, Şeyh Sait Ayaklanması’nın sonrasıdır. Başta da söyledim. Bu ülkede darbelerin de, parti kapatmaların da gerekçesi aynıdır. Birinci gerekçe irtica, ikinci gerekçe Kürtçülüktür. Bu iki gerekçenin birlikte zikredildiği dönemlerde, Türkiye’ye hep totaliter rejimler, darbeler geldi! 1925’te de bu böyle oldu, 1960’da da böyle oldu. 1971, 1980 ve 28 Şubat’ta da hep aynı şey süreç yaşandı. Zaten bu ülkede diğer tarihlerin değil de özellikle 31 Mart tarihinin hatırlanmasının nedeni de budur. Hatırlatılacak ve hatırlanacak ki, böylece irtica konusu sıcak tutulacak!
Peki, bu ülkede ne zamandan ya da hangi olaydan sonra Atatürk’ü eleştirmek imkânsızlaştı?
Ben tarihçi olarak, 1926 İzmir Suikastı davasından sonra Gazi Paşa’ya karşı sarf edilmiş tek bir muhalif masum cümle bile hatırlamıyorum.
Peki, ya sonra? Atatürk’le birlikte Milli Mücadele’yi başlatan ekipten kimler kaldı yanında?
1925’ten itibaren İsmet İnönü, Mareşal Fevzi Çakmak, Refik Saydam, Şükrü Saracoğlu, Recep Peker, Celal Bayar kaldı. Üst düzeyde çok dar bir ekiptir bu. Ama bunların dışında bir de sofrasında olanlar vardır. Birçok kararın da o dönemde Çankaya’da veya Dolmabahçe’de sofrada alındığı doğrudur. Bütün Cumhuriyet eliti o sofradadır. Atatürk’le en rahat ilişki kuran, onunla senli benli konuşan çocukluk arkadaşı Nuri Conker’dir. Zaten Nuri Conker’in ölümünden sonra Atatürk’ün iyice içine kapandığı söylenir. Atatürk dönemindeki muhalefeti sormuştunuz...
Evet...
Hükümete karşı en büyük tepki 1930’da yaşanıyor. Dünya ekonomik bunalımı Türkiye’yi çok etkiliyor. Hem köylü tepkisi hem de Kürt tepkisi o dönemde oluşuyor. Bu muhalefetin varlığı, Serbest Cumhuriyet Fırkası’yla ortaya gün ışına çıkıyor.
Bu partiyi Atatürk kendisi kurdurmuyor mu?
Evet. En samimi arkadaşlarından Fethi Okyar’a bu partiyi kurduruyor. Kızkardeşi Makbule’yi de partiye üye yazdırıyor. Aslında bu partiyi kurdurmakla Atatürk çok partili siyasi hayatı denemiyor. O, muhalefetin gücünü anlamaya çalışıyor. Muhalefetin boyunu ölçmeyi deniyor. Muhalefetin boyunu gördükten sonra da partiyi kapatıyor. Çünkü köylü, Kürtçü, dinci, sosyalist, liberal bütün muhalefet orada toplanıyor. İşte o dönemde Atatürk, “Köylü milletin efendisidir” diyor. Çünkü Türkiye’nin yüzde 90’ı kırsal kesimde yaşıyor ve bu kesim muhalefetin potansiyel alanı haline gelmiş bulunuyor. Atatürk köylünün gönlünü alıyor.
Peki, Atatürk kendisini nasıl tarif ediyordu?
Önder ve tek adam olmayı benimsemiş durumda. Bu çok açık. Etrafında da bir iktidar eliti oluşuyor.
Atatürk, Fethi Bey’e kendi döneminin de bir istibdat dönemi olduğuna dair bir itirafta bulunmuş mu?
Böyle ifadeler kullanıyor. “Çok mu aşırıya kaçtık? Bir diktatörlük olarak mı tanımlanacak bu? Bunu yapmazsak bizi diktatörlük olarak görecekler” gibi sözler söylüyor. Bazıları, “Seçimler, 1923, 1927, 1931 ve 1935’te düzenli olarak yapıldı ve Meclis oluştu” diyorlar. Oysa bu ülkede 1876’dan beri bir anayasa var ve 1877’den beri de parlamento ve seçimler var.
Atatürk, Osmanlı’nın gerisine düşmeyi göze alabilir miydi?
Bu geleneği görmezden gelip parlamentoyu kapatmak, seçimleri kaldırmak zaten olmaz. Bunları kapatırsa, Osmanlı’nın gerisine düşer. Şunu da söylemeliyiz. Türkiye’de ilk tek parti deneyimi İttihat Terakki’nin 1913-1918’deki iktidarında yaşandı ve İttihat Terakki hiçbir derneğe, basına izin vermedi. İşte o deneyim 1925’te Cumhuriyet’te kullanıldı.
Biz Atatürk’ün o dönemdeki bütün muhaliflerini hain olarak öğrendik. Hain miydi hepsi?
Asla öyle bir şey söyleyemeyiz. Buna Vahdettin de dâhil. Milli Mücadele’yi desteklemediği, M. Kemal’e idam cezası verdiği ve işgal sürecinde İngilizlerle çok yakın işbirliği yaptığı için Vahdettin’e hain deniyor. Aslında o dönemde bu kimliğe uyan pek çok kişi var. O dönemde başkent İstanbul’da pek çok kişi ve bütün bürokrasi böyleydi. Atatürk Nutuk’ta Vahdettin için hain diyor ve bazıları Vahdettin’e hain olarak bakıyor ama bazıları için de Vahdettin kutsal padişah bugün. Atlanan bir şey var. M. Kemal başta olmak üzere Vahdettin’e hain sıfatını yakıştırıyor ama, Saltanat kaldırıldığı zaman, Ankara Halife olarak 17 gün daha Vahdettin’le çalışıyor.
Atatürk’ün Vahdetinle ilişkisi neydi?
Onu bilmiyoruz. Yaptıkları baş başa bir görüşme var. Bunun tutanakları bir gün çıkar. Çünkü Vahdettin Devlet Başkanı olduğu için görüşmesinin içeriğinin bir yere yazılması lazım. Şunu biliyoruz. M. Kemal, Dokuzuncu Ordu Müfettişi olarak resmî görevle Samsun’a gidiyor. Gizli gitmiyor oraya. Oradaki rahatsızlıkları kontrol altına alması için Samsun’a gönderiliyor.
Milli Mücadele’yi başlatması için görevlendirildi mi Vahdettin tarafından?
Bilmiyoruz. O ikili konuşmada ne konuşulduğu bilmiyoruz.
Atatürk döneminde, en çok da Birinci Meclis döneminde, demokratik bir sistem kurulmasını önerenler oldu mu?
Evet oluyor. O günün ölçülerinde daha çok demokrasi talep edenler oluyor. Mesela Kadınlar Birliği, dönemin sosyalistleri tek dereceli seçim istiyorlar. Çünkü çift dereceli seçim kolay kontrol ediliyor. 1927’den itibaren tüzük gereği bütün mebus adaylarını Reisicumhur ve Cumhuriyet Halk Fırkası Genel Başkanı olarak M. Kemal belirliyor. Diyelim ki İstanbul’dan 20 kişi Meclis’e seçilecek. 20 tane aday gösteriyor. Bunları da ikinci seçmenler seçiyor. Diyelim İstanbul’da 200 ikinci seçmen var. Bunlar kendilerine önerilen 20 kişiyi seçiyorlar. 200 ikinci seçmenin kimler olacağını da parti belirliyor.
M. Kemal’i Meclis’te eleştirenlerin başına ne geldi sonunda?
Tasfiye oldular. Ne kamuda ne de basında görev alabildiler.
15.11.2011 - Taraf - Neşe Düzel
Atatürk toplumsal muhalefeti bitirdi - 1
“Önce Kazım Karabekir, Rauf Orbay, Adnan Adıvar, Halide Edip gibi siyasi muhalefet tasfiye edildi. Kürt ve sosyalist muhalefet etkisizleştirildi. Sonra da toplumsal muhalefet bitirildi. Türk Kadınlar Birliği kapatıldı!”
“İsmini Kemal’den Kamal’a değiştirdiğinin farkında değiliz. Atatürk ismini Kemal’ken Kamal yapıyor. Bize tek bir harf değişiyormuş gibi geliyor ama bunun ötesinde bir tavır bu. Böylece Kemalizm Kamalizm oluyor.”
“Milli Mücadele’de Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri, İttihat ve Terakki örgütlenmesi üzerine kuruluyor. Sonra 1923’te Gazi Paşa, cemiyeti siyasi partiye çeviriyor Halk Fırkası’nı yani bugünkü CHP’yi kuruyor.”
***
NEDEN MEHMET Ö. ALKAN
Yakın tarih, en çok tartıştığımız konular arasında yer alıyor. Tartışmalarda yeri neredeyse futboldan sonra geliyor. Acaba neden bu toplumda yakın tarihle ilgili tartışmalar hiç bitmiyor? Her toplumda tarih bu kadar güncel bir konu mudur? Niye biz geçmişle bitmeyen bir hesaplaşma içindeyiz? Bu ülke görünürde çok hızlı değişiyor ama acaba temelde durmadan aynı geçmişi mi yaşıyor? O yüzden mi biz bugünü anlamak için geçmişteki iktidar odaklarını, güç kavgalarını, siyasi ilişkileri, devlet-toplum çatışmalarını anlamaya muhtaç durumdayız? Peki, yakın tarihimizi bütün gerçekleriyle öğrenebiliyor muyuz? Cumhuriyet tarihimiz hakkında bizden hâlâ gizlenen çok şey var mı? Niye en çok hâlâ Atatürk’ü tartışıyoruz? Atatürk hayattayken durum neydi? Ona en çok hangi konularda muhalefet edildi? Atatürk’ü eleştirmek ne zaman imkânsız hale geldi? M. Kemal’le birlikte Milli Mücadele’yi yapan ekiplere ne oldu? Onlar susturuldu mu? Hain diye suçlananlar gerçekten hain miydiler? Atatürk kendini nasıl tarif ediyordu? Siyasi hamlelerini nasıl planlıyordu? Atatürk’e rakip biri var mıydı? Ondan farklı düşünenlerin başına ne geliyordu? Atatürk’ün Kürtlerle ilişkisi neydi? Dine bakışı nasıldı? Türkiye Cumhuriyeti hangi geçmişi bugüne taşıdı? Hangi geçmişi yok etti, hangi geçmişin izinden gitti? Bütün bu konuları Türkiye’nin 19. yüzyıl başından günümüze kadarki siyasal ve toplumsal tarihi üzerine çalışan, araştırmalarını Cumhuriyet’in kuruluş dönemi üzerine yoğunlaştıran ve bu konuda yayınlar yapan tarihçi Doç. Dr. Mehmet Ö. Alkan ile konuştuk. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Tarih Ana Bilim Dalı Başkanı olan Mehmet Ö. Alkan, A Habertelevizyon kanalında tarihçi Cemil Koçak ve Hakan Erdem’le birlikte “Eski Defterler” adıyla haftalık tarih konuşmaları programı yapıyor.
***
NEŞE DÜZEL: Neden Türkiye’de yakın tarihle ilgili tartışmalar hiç bitmiyor?
MEHMET Ö. ALKAN: Hiç bitmiyor çünkü yakın tarihle ilgili tartıştığımız konuların ve dönemlerin hepsi aslında bugünle de ilgili sorunlar... Eğer biz bugün hâlâ Abdülhamit’in Kızıl Dultan mı yoksa Ulu Hakan mı olduğunu münakaşa ediyorsak... İttihat Terakki’yi, Cumhuriyet’in tek parti dönemini, Atatürk’ün ve İnönü’nün nasıl yöneticiler olduğunu tartışıyorsak... Biz o dönemleri ve o liderleri tartışırken, aslında o dönemlerin ve o kişilerin günümüzdeki uzantılarını ve onların çizgilerini benimseyenleri tartışıyoruz bugün.
Niye böyle dolaylı yoldan tartışıyoruz?
Çünkü 2011 yılında bu ülkede hâlâ iktidar mücadelesi bu tarihî kişilikler üzerinden meşrulaştırılıyor da ondan. Üzücü olan şu: Biz geçmişimizden bir türlü demokrasi doğuramıyoruz. Size 3 Kasım neyi hatırlatıyor? Şubat 1856? 23 Aralık? Peki, 19 Mart? 23 Temmuz? Peki, ya 31 Mart?
Sadece 31 Mart’ı söyleyebilirim. O da okullarda bize irticanın ayaklanması diye öğretildi.
Sadece 31 Mart’ı hatırlıyoruz çünkü resmî ideolojinin bizim neyi hatırlamayıp neyi hatırlamamızı istemesiyle ilgili bir konu bu... 3 Kasım 1839 Tanzimat Fermanı, Şubat 1856 Islahat Fermanı, 23 Aralık 1876 ilk anayasanın ilanı, 19 Mart 1876 ilk parlamentonun açılışı, 23 Temmuz 1908 Meşrutiyet’in ilanı önemli günler değil bizim için. 31 Mart önemli! Böyle öğrendik çünkü. Bir de şu var. Bizim bugün tartıştığımız hiçbir sorun aslında yeni de değil. 19. yüzyıldan beri süren sorunlar ve tartışmalar bütün bunlar.
Çok kimlilik, askerî vesayet, özerklik konuları yeni konular değil mi?
Hayır değil. Bunların hepsi Osmanlı modernleşmesi sürecinde ortaya çıkan sorunlar. Ermeni meselesinden kadın meselesine, milliyetçilikten cumhuriyet tartışmalarına, merkeziyetçilikten ademimerkeziyetçiliğe ve federasyona, laiklikten İslamcılığa, askerî vesayetten liberalliğe bu sorunların hiçbiri yeni değil.
Nasıl yeni değil?
Bu sorunların hepsi, 19. yüzyıldan beri tartışılıyor. “Din, toplumsal hayatta ne kadar yer almalı? Milli birlik bütünlük nasıl olmalı?” konularını biz 19. yüzyılda da tartışıyorduk, bugün de tartışıyoruz. Üstelik sadece tartıştığımız konular değil, bu konuların tarafları da yeni değil bu ülkede. Türkiye’deki kabaca ikili siyasi bir yapı var ve bu yapı 19. yüzyıldan beri devam ediyor.
19. yüzyıldan beri süregelen iki siyasi hat nedir?
Bir tarafta merkeziyetçi ve devletçi kesim var. Diğer tarafta da ademimerkeziyetçiler ve daha liberaller var. Merkeziyetçi kesim ise cumhuriyeti vurguluyor ve ülkeyi, atanmışların seçilmişlerden daha iyi yöneteceğini söylüyor. Bunlar, birlik, bütünlük, tek kimlik ve katı bir laiklikten yana duruyor. Ademimerkeziyetçiler ise daha demokrasi üzerine daha çok duruyor. Etnik kimlik yerine çoklu kimliği önemli görüyor, dinin kamusal alanda daha görünür olmasından yana duruyor ve liberal ekonomiyi öne çıkarıyor. İkinci Mahmut yeniçeriliği niye kaldırdı biliyor musunuz?
Niye kaldırdı?
Yeniçeri ordusunun profesyonel kısmı siyasete müdahale ediyordu da ondan kaldırdı. Ordunun siyasete müdahalesinden kurtulmak için yeniçeri ordusunu kaldırdı. Kendi başına hareket eden özerk bir ordu yerine, devlete yani padişaha tabi yeni bir ordu yaratmak istedi. Bunu da 1876 yılına dek büyük ölçüde başardı. Ama 1876’da Türkiye’de ilk askerî müdahalelerden biri oldu.
Askerî müdahale mi oldu?
Evet. Bu müdahaleler, iki padişahı birden yerinden etti. İlkinde Abdülaziz’i indirip Beşinci Murat’ı tahta çıkardılar. İkinci askerî müdahalede Beşinci Murat’ı da indirip yerine İkinci Abdülhamit’i getirdiler. Abdülhamit iki yıl bu ekiple çalıştı. Sonra o da Osmanlı-Rus Savaşı’nı yani 93 Harbi’ni bahane edip hem anayasayı askıya aldı hem de parlamentoyu kapattı. Darbe yapanların bir kısmını da yargıladı. Sonuçta, İkinci Meşrutiyet’e kadar (1908’e kadar) ordu, siyasi iktidara tabi olarak çalıştı.
İkinci Meşrutiyet’te tekrar askerî vesayet mi başladı?
İkinci Meşrutiyet’le İttihat Terakki öne çıktı ve onun içindeki askerî kanat partiye hâkim olmaya başladı. Özellikle 31 Mart olayından sonra asker-sivil ilişkisinde askerler lehine bir sayfa açıldı.
Bize resmî tarih 31 Mart Olayı’nı irticanın ayaklanması olarak anlatır. Öyle değil mi?
31 Mart gününe bakarsanız, hakikaten şeriat isteriz diye ayaklanmış bir kitle var ama... 31 Mart’la gelen sürecin arkaplanında başka bir şey daha var. O da, dönemin sosyalist, liberal ve muhafazakârlarının, İttihat Terakki iktidarının baskıcı uygulamalarına karşı gelişen tepkileri... 31 Mart 1909, işte bu muhalefeti hemen tasfiye etti. Sıkıyönetim ilan ederek, liberal, dinci ve Kürtçü muhalefeti denetim altına aldı ve asker siyasette tekrar etkili olmaya başladı.
Bu ülkede 19. yüzyıldan beri iki siyasi kanat var diyorsunuz. İttihat Terakki tam olarak neyi temsil ediyor?
İttihat Terakki Cemiyeti, 1889’da kuruluyor ve 1918’e kadar sürüyor. İmparatorluk’ta 30 yıl etkin oluyor. Ama şu var. İttihat Terakki, dönemlere göre farklı değerlendirilmesi gereken bir parti. Çünkü Abdülhamit’e karşı çıkan İttihat Terakki ile İkinci Meşrutiyet’in İttihat Terakkisi çok farklı. İlk döneminde çok liderli ve çok merkezli bir partiyken, anayasadan ve parlamentodan yanayken, 1908’den itibaren partinin içinde asker’i kanadın ağırlığı ve etkisi artıyor.
Devletçi, merkeziyetçi İttihat ve Terakki partisi, Cumhuriyet döneminde Cumhuriyet Halk Partisi mi oluyor?
Şöyle oluyor. Önce Milli Mücadele döneminde Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri, büyük ölçüde İttihat ve Terakki örgütlenmesi üzerine kuruluyorlar. Sonra 1923’te Gazi Paşa, “Ben bu cemiyeti siyasi partiye çevireceğim” diyor ve Halk Fırkası kuruluyor. Daha sonraları da adı dediğiniz gibi Cumhuriyet Halk Partisi oluyor.
Cumhuriyet Halk Fırkası denen merkeziyetçi, devletçi hattın isimleri kimler?
Bu isimler, Mustafa Kemal, İsmet İnönü, Mareşal Fevzi Çakmak, Celal Bayar... Cumhuriyet Halk Fırkası’nın karşısında da Kazım Karabekir, Rauf Orbay, Refet Bele, Adnan Adıvar gibi isimlerden oluşan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kuruluyor. Yani Milli Mücadele’nin lider kadrosu arasında bir ayrışma yaşanıyor. Diğer bir deyişle...
Evet...
Diğer bir deyişle, 19. yüzyıldan beri süregelen iki siyasi hat, daha Cumhuriyet’in başında ortaya çıkıyor. Bir tarafta daha cumhuriyetçiler, merkeziyetçiler ve dinin kamusal hayatın dışına itilmesini isteyenler... Öbür tarafta daha az devletçi ve merkeziyetçi olanlar. Katı bir laiklikten ve tek kimlikçilikten yana olmayanlar. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılış gerekçesini hatırlayın...
Milli Mücadele kahramanı Kazım Karabekir’in partisi niye kapatıldı?
Aslında Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın 1925’te İstiklal Mahkemesi tarafından kapatılma gerekçesi bu ülkede 2000’li yıllara dek süren parti kapatma gerekçesinin hemen hemen aynısıdır. Terakkiperver’in programında, “Bu parti dine hürmetkârdır” diye yazıyor. Bu ifade nedeniyle parti, dini siyasete alet etmekle suçlanıyor ve kapatılıyor. Ayrıca partinin Diyarbakır şubesi gibi Doğu şubelerinin Şeyh Sait İsyanı’yla ilişkisi kuruluyor.
Kurtuluş Savaşı sırasında Atatürk’ün en yakın silah arkadaşı olan Kazım Karabekir’in partisi bölücülük ve dincilik yüzünden mi kapatılıyor?
Evet. Aynı şekilde 31 Mart Olayı’nda Derviş Vahdedi’nin partisi için de aynı gerekçe kullanılıyor. O da bölücülük ve dinin siyasete alet edilmesi gerekçesiyle kapatılıyor. Anlayacağınız, Türkiye’nin yakın tarihinde kurumlar ve siyasi aktörler değişiyor ama tartışmalar hep aynı kalıyor. Mesela 1930’da Serbest Cumhuriyet Fırkası kuruluyor. Onun da kendini feshetme gerekçesi aynı.
Bunun kapanma gerekçesi nedir?
Bir yanda İzmir’de şapkanın atılıp fesin giyilmesi, hilafete çağrı yapılması gibi gerekçeler öne sürülüyor. Diğer yanda da Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın şemsiyesi altında Kürtçülerin, solcuların toplanmaya başlaması partinin bitmesine neden oluyor. 1960’ta darbe yapan ve Demokrat Parti’yi kapatan askerin gerekçesi ne? O da aynı. Bir, dinin siyasete alet edilmesi, iki Kürtçülük yapılması.
Demokrat Parti Kürtçülükle de mi suçlandı?
Şöyle... 1950-60 arasında Kürt ağalar en çok Demokrat Parti’yi desteklediler. 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra DP ile olan ilgileri sebebiyle bu Kürt ağaların çoğu toplanıp önce Sivas’a, sonra oradan Türkiye’nin değişik yerlerine sürüldüler. Anlayacağınız Türkiye’de parti kapatma gerekçeleriyle darbe yapma gerekçeleri hep aynı. Parti kapatma ve darbe yapma gerekçelerinden birincisi irtica, yani dinin siyasete alet edilmesi gösterilirken, ikinci gerekçe de birlik ve bütünlüğe karşı ayrılıkçılık ve Kürtçülük oluyor. Aynı durum 12 Mart 1971’de yaşandı ve iki parti kapatıldı. Milli Nizam Partisi dini siyasete alet etme gerekçesiyle, Türkiye İşçi Partisi de programında “Türkiye’de Türk’ten başka etnik grupların yaşadığını belirtmesi” nedeniyle kapatıldılar. Bu iki gerekçe, hem parti kapatmada hem darbe yapmada bugüne dek hiç değişmeden süregeldi.
Her ülkede tarih, yani geçmiş, bu kadar güncel ve yaşayan bir konu mudur?
Değil. Şu da var tabii... Eğer bir ülkede iki şeyi konuşuyorsanız, tarihi ve anayasayı konuşuyorsanız, o ülkede çok ciddi bir değişim oluyor demektir.
Niye?
Çünkü tarihî kişileri ve kurumları sorgulamaya başladığımız anda, aslında eskinin iktidar sahiplerinin yerine yeni iktidar sahipleri geliyor, onların kutsayacağı yeni kişi ve kurumlar geliyor demektir. Mesela bugün Atatürk’e diktatördü ye da değildi demek prim yaparken, diğer tarafta Said Nursi’yi kutsamak da pirim yapıyor aynı anda... Çünkü biri bir grubun, diğeri öbür grubun önemsediği bir isim. Yani ya kendi kutsadığınızı yeniden ön plana çıkaracaksınız. Veya kendinize kişi, kurum veya dönem icat edeceksiniz ve onu kutsayacaksınız. Dolayısıyla meşruiyet kazanmak için kendinize uygun bir tarih icat ve inşa edeceksiniz. Mesela bunun bir yöntemi, bazı tarihî kişilikleri ve olayları yok etmektir. Biz, Abdülhamit döneminden beri bunu yapıyoruz. Bunu ilk icat eden o oldu.
Abdülhamit ne yaptı?
İlk anayasanın ilanı, ilk parlamentonun açılması, Yeni Osmanlılar ve Mithat Paşa yoktu, tarih kitaplarından çıkartıldı. Mesela Cumhuriyet’te 1925’e dek okullarda okutulan tarih kitaplarına bakın. Kazım Karabekir Paşa müthiş biridir, Doğu kahramanıdır, Ermenistan fatihidir. 1925’ten sonra ise tarih kitaplarında yoktur. Karabekir, Rauf Orbay ve Refet Bele’nin isimleri tarihten silinirken, M. Kemal, İnönü ve Fevzi Çakmak’ın isimleri öne çıkar.
Tarihle aramızdaki bitmeyen hesaplaşmanın kaynağı ne?
Her iktidar kendisini meşrulaştırmaya çalışıyor. Meşrulaştırırken de tarihten güç almaya çalışıyor. Mesela merkeziyetçi kanat Atatürk’ü, devletçiliği ve tek kimlikliliği öne çıkartıyor. İttihat Terakki’ye de örtük bir biçimde dikkati çekiyor.
Merkeziyetçi ve devletçi Cumhuriyet Halk Partisi’ne karşı daha özgürlükçü ve liberal kanadı temsil eden AKP hangi tarihle iktidarını meşrulaştırıyor sizce bugün?
Osmanlı’yı öne çıkarıyorlar. Fatih’in üçboyutlu müzesi bile yapıldı. Abdülhamit önemli isim oluyor. Said Nursi, hakkında belgeseller yapılan, kitaplar yazılan önemli bir kişi haline geliyor. Cumhuriyet tartışmaya açılıyor. Tek Parti dönemi, Milli Şef dönemi dokunulur hale geliyor. Çünkü bunlara ne kadar dokunursanız, kendi iktidarınızı o kadar görünür kılıyorsunuz. Tek parti dönemiyle hesaplaşılırken, aslında kendisine yapılanlarla da, darbelerle yaşanan bastırmalarla da hesaplaşılması gerektiği öne sürülmüş oluyor. Çünkü Tek Parti ve Kemalizm biliyorsunuz bu ülkede hep darbelerin ideolojisi oldu.
Yakın tarihimizi bütün gerçekliğiyle biliyor muyuz?
Hayır, çünkü tabular var. Bu tabulara dokunamıyoruz. Mesela Atatürk’le ilgili hâlâ birçok şeye dokunamıyoruz. Ama sırf onunla ilgili değil, Saidi Nursi’yle ilgili birçok şeye de dokunmak kolay değil. Onu ancak övebilirsiniz. Oysa önemli olan bir konuya ve kişiye eleştirel bakabilmektir. Çok eleştirel olmamakla birlikte Şerif Mardin’in kitabını hariç tutarsanız Said Nursi’yi eleştiren pek yok. Aynı şekilde sayıları bir elin parmağını geçmeyecek tarihçiler dışında Atatürk’e kim eleştirel bakabiliyor ki? Bugüne dek Atatürk konusunda çok az bilimsel çalışma yapabildik.
Atatürk’le ilgili bilimsel çalışma yapamamanın nedeni nedir? Cesaretsizlik mi?
Cesaretsizlik var tabii ki. Atatürk hâlâ kanunla koruma altında. Bunu yapan da 1952’de Demokrat Parti. Unutmayın DP’nin başında Adnan Menderes’le birlikte, Atatürk’ün çok yakın arkadaşı olan Celal Bayar vardı. Ayrıca Demokrat Parti, CHP’nin içinden çıkmış bir partidir. Zaten bu ülkede tek parti yönetimi 1946’da bitmedi. Demokrat Parti, CHP’nin muhalefete bakışını aynen sürdürdü. Dolayısıyla bu ülkede çok partili sisteme 1946’da sadece bilimsel olarak geçildi. Gerçek anlamda siyasi rekabet ancak 1990’larda kendini gösterdi. Yani 1960’tan 90’ların sonuna dek bu ülkede vesayet rejimi yaşandı. 1961, 65, 69, 73 ve 1977’de en az beş partinin katıldığı seçimler yapıldı ama asker’i vesayet hep sürdü.
Referandumla kabul edilen Anayasa değişiklikleriyle asker’i vesayet artık bitti mi?
Askerî vesayetin kalktığını söylememiz için iki, üç seçim daha geçirmemiz gerekiyor.
Cumhuriyet tarihimiz hakkında hala çok fazla bilmediğimiz var mı?
Var. Atatürk hakkında bile var. Örneğin Atatürk’ün ismini Kemal’den Kamal’a değiştirdiğinin farkında değiliz. Atatürk ismini Kemal’ken Kamal yapıyor. Bize tek bir harf değişiyormuş gibi geliyor ama harf değişmesinin ötesinde bir tavır bu.
Nedir bu tavır?
Kemal’i Arapça bir isim olarak düşünüyor ve 1935’in ocak ayı başında nüfus kâğıdında ismini Türkçe ordu, kale manasına gelen Kamal olarak değiştiriyor. Böylece Kemalizm Kamalizm oluyor.
Atatürk döneminde Kemalizm var mı? Atatürk Kemalist miydi?
Atatürk döneminde Kemalizm vardı ve Atatürk Kemalist’ti. Mesela Edirne Milletvekili Şeref Aykut’unKemalizm diye bir kitabı var. Zaten İnkılâp Tarihi Enstitüsü de 1934-35’te M. Kemal sağken kuruluyor. Kemalizm bir ideoloji olarak o dönemde örülmeye başlıyor. Bazıları Kemalizm, M. Kemal’den sonra icat edildi diyor ama öyle değil. Kemalizm o dönemde Cumhuriyet Halk Partisi’nin temel ilkeleri şeklindeydi. Mesela devletçilik! Hiç kuşkunuz olmasın, Atatürk devletçiydi! Tarihe biraz daha soğukkanlı bakmalıyız.
CHP’nin ilkeleri arasında demokrasi hiçbir zaman yer almadı. Niye?
Zaten 1925’te Takrir-i Sükûn kanunu çıkarıldıktan sonra muhalefete de izin verilmedi. Tek Parti rejimi kurumlaştı. Önce, Kazım Karabekir, Rauf Orbay, Adnan Adıvar, Halide Edip Adıvar gibi siyasi muhalefet tasfiye edildi. Kürt ve sosyalist muhalefet etkisizleştirildi. Sonra da toplumsal muhalefet bitirildi. Mesela Türk Ocakları, Türk Kadınlar Birliği kapatıldı.
14.11.2011 - Taraf - Neşe Düzel
“İsmini Kemal’den Kamal’a değiştirdiğinin farkında değiliz. Atatürk ismini Kemal’ken Kamal yapıyor. Bize tek bir harf değişiyormuş gibi geliyor ama bunun ötesinde bir tavır bu. Böylece Kemalizm Kamalizm oluyor.”
“Milli Mücadele’de Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri, İttihat ve Terakki örgütlenmesi üzerine kuruluyor. Sonra 1923’te Gazi Paşa, cemiyeti siyasi partiye çeviriyor Halk Fırkası’nı yani bugünkü CHP’yi kuruyor.”
***
NEDEN MEHMET Ö. ALKAN
Yakın tarih, en çok tartıştığımız konular arasında yer alıyor. Tartışmalarda yeri neredeyse futboldan sonra geliyor. Acaba neden bu toplumda yakın tarihle ilgili tartışmalar hiç bitmiyor? Her toplumda tarih bu kadar güncel bir konu mudur? Niye biz geçmişle bitmeyen bir hesaplaşma içindeyiz? Bu ülke görünürde çok hızlı değişiyor ama acaba temelde durmadan aynı geçmişi mi yaşıyor? O yüzden mi biz bugünü anlamak için geçmişteki iktidar odaklarını, güç kavgalarını, siyasi ilişkileri, devlet-toplum çatışmalarını anlamaya muhtaç durumdayız? Peki, yakın tarihimizi bütün gerçekleriyle öğrenebiliyor muyuz? Cumhuriyet tarihimiz hakkında bizden hâlâ gizlenen çok şey var mı? Niye en çok hâlâ Atatürk’ü tartışıyoruz? Atatürk hayattayken durum neydi? Ona en çok hangi konularda muhalefet edildi? Atatürk’ü eleştirmek ne zaman imkânsız hale geldi? M. Kemal’le birlikte Milli Mücadele’yi yapan ekiplere ne oldu? Onlar susturuldu mu? Hain diye suçlananlar gerçekten hain miydiler? Atatürk kendini nasıl tarif ediyordu? Siyasi hamlelerini nasıl planlıyordu? Atatürk’e rakip biri var mıydı? Ondan farklı düşünenlerin başına ne geliyordu? Atatürk’ün Kürtlerle ilişkisi neydi? Dine bakışı nasıldı? Türkiye Cumhuriyeti hangi geçmişi bugüne taşıdı? Hangi geçmişi yok etti, hangi geçmişin izinden gitti? Bütün bu konuları Türkiye’nin 19. yüzyıl başından günümüze kadarki siyasal ve toplumsal tarihi üzerine çalışan, araştırmalarını Cumhuriyet’in kuruluş dönemi üzerine yoğunlaştıran ve bu konuda yayınlar yapan tarihçi Doç. Dr. Mehmet Ö. Alkan ile konuştuk. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Tarih Ana Bilim Dalı Başkanı olan Mehmet Ö. Alkan, A Habertelevizyon kanalında tarihçi Cemil Koçak ve Hakan Erdem’le birlikte “Eski Defterler” adıyla haftalık tarih konuşmaları programı yapıyor.
***
NEŞE DÜZEL: Neden Türkiye’de yakın tarihle ilgili tartışmalar hiç bitmiyor?
MEHMET Ö. ALKAN: Hiç bitmiyor çünkü yakın tarihle ilgili tartıştığımız konuların ve dönemlerin hepsi aslında bugünle de ilgili sorunlar... Eğer biz bugün hâlâ Abdülhamit’in Kızıl Dultan mı yoksa Ulu Hakan mı olduğunu münakaşa ediyorsak... İttihat Terakki’yi, Cumhuriyet’in tek parti dönemini, Atatürk’ün ve İnönü’nün nasıl yöneticiler olduğunu tartışıyorsak... Biz o dönemleri ve o liderleri tartışırken, aslında o dönemlerin ve o kişilerin günümüzdeki uzantılarını ve onların çizgilerini benimseyenleri tartışıyoruz bugün.
Niye böyle dolaylı yoldan tartışıyoruz?
Çünkü 2011 yılında bu ülkede hâlâ iktidar mücadelesi bu tarihî kişilikler üzerinden meşrulaştırılıyor da ondan. Üzücü olan şu: Biz geçmişimizden bir türlü demokrasi doğuramıyoruz. Size 3 Kasım neyi hatırlatıyor? Şubat 1856? 23 Aralık? Peki, 19 Mart? 23 Temmuz? Peki, ya 31 Mart?
Sadece 31 Mart’ı söyleyebilirim. O da okullarda bize irticanın ayaklanması diye öğretildi.
Sadece 31 Mart’ı hatırlıyoruz çünkü resmî ideolojinin bizim neyi hatırlamayıp neyi hatırlamamızı istemesiyle ilgili bir konu bu... 3 Kasım 1839 Tanzimat Fermanı, Şubat 1856 Islahat Fermanı, 23 Aralık 1876 ilk anayasanın ilanı, 19 Mart 1876 ilk parlamentonun açılışı, 23 Temmuz 1908 Meşrutiyet’in ilanı önemli günler değil bizim için. 31 Mart önemli! Böyle öğrendik çünkü. Bir de şu var. Bizim bugün tartıştığımız hiçbir sorun aslında yeni de değil. 19. yüzyıldan beri süren sorunlar ve tartışmalar bütün bunlar.
Çok kimlilik, askerî vesayet, özerklik konuları yeni konular değil mi?
Hayır değil. Bunların hepsi Osmanlı modernleşmesi sürecinde ortaya çıkan sorunlar. Ermeni meselesinden kadın meselesine, milliyetçilikten cumhuriyet tartışmalarına, merkeziyetçilikten ademimerkeziyetçiliğe ve federasyona, laiklikten İslamcılığa, askerî vesayetten liberalliğe bu sorunların hiçbiri yeni değil.
Nasıl yeni değil?
Bu sorunların hepsi, 19. yüzyıldan beri tartışılıyor. “Din, toplumsal hayatta ne kadar yer almalı? Milli birlik bütünlük nasıl olmalı?” konularını biz 19. yüzyılda da tartışıyorduk, bugün de tartışıyoruz. Üstelik sadece tartıştığımız konular değil, bu konuların tarafları da yeni değil bu ülkede. Türkiye’deki kabaca ikili siyasi bir yapı var ve bu yapı 19. yüzyıldan beri devam ediyor.
19. yüzyıldan beri süregelen iki siyasi hat nedir?
Bir tarafta merkeziyetçi ve devletçi kesim var. Diğer tarafta da ademimerkeziyetçiler ve daha liberaller var. Merkeziyetçi kesim ise cumhuriyeti vurguluyor ve ülkeyi, atanmışların seçilmişlerden daha iyi yöneteceğini söylüyor. Bunlar, birlik, bütünlük, tek kimlik ve katı bir laiklikten yana duruyor. Ademimerkeziyetçiler ise daha demokrasi üzerine daha çok duruyor. Etnik kimlik yerine çoklu kimliği önemli görüyor, dinin kamusal alanda daha görünür olmasından yana duruyor ve liberal ekonomiyi öne çıkarıyor. İkinci Mahmut yeniçeriliği niye kaldırdı biliyor musunuz?
Niye kaldırdı?
Yeniçeri ordusunun profesyonel kısmı siyasete müdahale ediyordu da ondan kaldırdı. Ordunun siyasete müdahalesinden kurtulmak için yeniçeri ordusunu kaldırdı. Kendi başına hareket eden özerk bir ordu yerine, devlete yani padişaha tabi yeni bir ordu yaratmak istedi. Bunu da 1876 yılına dek büyük ölçüde başardı. Ama 1876’da Türkiye’de ilk askerî müdahalelerden biri oldu.
Askerî müdahale mi oldu?
Evet. Bu müdahaleler, iki padişahı birden yerinden etti. İlkinde Abdülaziz’i indirip Beşinci Murat’ı tahta çıkardılar. İkinci askerî müdahalede Beşinci Murat’ı da indirip yerine İkinci Abdülhamit’i getirdiler. Abdülhamit iki yıl bu ekiple çalıştı. Sonra o da Osmanlı-Rus Savaşı’nı yani 93 Harbi’ni bahane edip hem anayasayı askıya aldı hem de parlamentoyu kapattı. Darbe yapanların bir kısmını da yargıladı. Sonuçta, İkinci Meşrutiyet’e kadar (1908’e kadar) ordu, siyasi iktidara tabi olarak çalıştı.
İkinci Meşrutiyet’te tekrar askerî vesayet mi başladı?
İkinci Meşrutiyet’le İttihat Terakki öne çıktı ve onun içindeki askerî kanat partiye hâkim olmaya başladı. Özellikle 31 Mart olayından sonra asker-sivil ilişkisinde askerler lehine bir sayfa açıldı.
Bize resmî tarih 31 Mart Olayı’nı irticanın ayaklanması olarak anlatır. Öyle değil mi?
31 Mart gününe bakarsanız, hakikaten şeriat isteriz diye ayaklanmış bir kitle var ama... 31 Mart’la gelen sürecin arkaplanında başka bir şey daha var. O da, dönemin sosyalist, liberal ve muhafazakârlarının, İttihat Terakki iktidarının baskıcı uygulamalarına karşı gelişen tepkileri... 31 Mart 1909, işte bu muhalefeti hemen tasfiye etti. Sıkıyönetim ilan ederek, liberal, dinci ve Kürtçü muhalefeti denetim altına aldı ve asker siyasette tekrar etkili olmaya başladı.
Bu ülkede 19. yüzyıldan beri iki siyasi kanat var diyorsunuz. İttihat Terakki tam olarak neyi temsil ediyor?
İttihat Terakki Cemiyeti, 1889’da kuruluyor ve 1918’e kadar sürüyor. İmparatorluk’ta 30 yıl etkin oluyor. Ama şu var. İttihat Terakki, dönemlere göre farklı değerlendirilmesi gereken bir parti. Çünkü Abdülhamit’e karşı çıkan İttihat Terakki ile İkinci Meşrutiyet’in İttihat Terakkisi çok farklı. İlk döneminde çok liderli ve çok merkezli bir partiyken, anayasadan ve parlamentodan yanayken, 1908’den itibaren partinin içinde asker’i kanadın ağırlığı ve etkisi artıyor.
Devletçi, merkeziyetçi İttihat ve Terakki partisi, Cumhuriyet döneminde Cumhuriyet Halk Partisi mi oluyor?
Şöyle oluyor. Önce Milli Mücadele döneminde Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri, büyük ölçüde İttihat ve Terakki örgütlenmesi üzerine kuruluyorlar. Sonra 1923’te Gazi Paşa, “Ben bu cemiyeti siyasi partiye çevireceğim” diyor ve Halk Fırkası kuruluyor. Daha sonraları da adı dediğiniz gibi Cumhuriyet Halk Partisi oluyor.
Cumhuriyet Halk Fırkası denen merkeziyetçi, devletçi hattın isimleri kimler?
Bu isimler, Mustafa Kemal, İsmet İnönü, Mareşal Fevzi Çakmak, Celal Bayar... Cumhuriyet Halk Fırkası’nın karşısında da Kazım Karabekir, Rauf Orbay, Refet Bele, Adnan Adıvar gibi isimlerden oluşan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kuruluyor. Yani Milli Mücadele’nin lider kadrosu arasında bir ayrışma yaşanıyor. Diğer bir deyişle...
Evet...
Diğer bir deyişle, 19. yüzyıldan beri süregelen iki siyasi hat, daha Cumhuriyet’in başında ortaya çıkıyor. Bir tarafta daha cumhuriyetçiler, merkeziyetçiler ve dinin kamusal hayatın dışına itilmesini isteyenler... Öbür tarafta daha az devletçi ve merkeziyetçi olanlar. Katı bir laiklikten ve tek kimlikçilikten yana olmayanlar. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılış gerekçesini hatırlayın...
Milli Mücadele kahramanı Kazım Karabekir’in partisi niye kapatıldı?
Aslında Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın 1925’te İstiklal Mahkemesi tarafından kapatılma gerekçesi bu ülkede 2000’li yıllara dek süren parti kapatma gerekçesinin hemen hemen aynısıdır. Terakkiperver’in programında, “Bu parti dine hürmetkârdır” diye yazıyor. Bu ifade nedeniyle parti, dini siyasete alet etmekle suçlanıyor ve kapatılıyor. Ayrıca partinin Diyarbakır şubesi gibi Doğu şubelerinin Şeyh Sait İsyanı’yla ilişkisi kuruluyor.
Kurtuluş Savaşı sırasında Atatürk’ün en yakın silah arkadaşı olan Kazım Karabekir’in partisi bölücülük ve dincilik yüzünden mi kapatılıyor?
Evet. Aynı şekilde 31 Mart Olayı’nda Derviş Vahdedi’nin partisi için de aynı gerekçe kullanılıyor. O da bölücülük ve dinin siyasete alet edilmesi gerekçesiyle kapatılıyor. Anlayacağınız, Türkiye’nin yakın tarihinde kurumlar ve siyasi aktörler değişiyor ama tartışmalar hep aynı kalıyor. Mesela 1930’da Serbest Cumhuriyet Fırkası kuruluyor. Onun da kendini feshetme gerekçesi aynı.
Bunun kapanma gerekçesi nedir?
Bir yanda İzmir’de şapkanın atılıp fesin giyilmesi, hilafete çağrı yapılması gibi gerekçeler öne sürülüyor. Diğer yanda da Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın şemsiyesi altında Kürtçülerin, solcuların toplanmaya başlaması partinin bitmesine neden oluyor. 1960’ta darbe yapan ve Demokrat Parti’yi kapatan askerin gerekçesi ne? O da aynı. Bir, dinin siyasete alet edilmesi, iki Kürtçülük yapılması.
Demokrat Parti Kürtçülükle de mi suçlandı?
Şöyle... 1950-60 arasında Kürt ağalar en çok Demokrat Parti’yi desteklediler. 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra DP ile olan ilgileri sebebiyle bu Kürt ağaların çoğu toplanıp önce Sivas’a, sonra oradan Türkiye’nin değişik yerlerine sürüldüler. Anlayacağınız Türkiye’de parti kapatma gerekçeleriyle darbe yapma gerekçeleri hep aynı. Parti kapatma ve darbe yapma gerekçelerinden birincisi irtica, yani dinin siyasete alet edilmesi gösterilirken, ikinci gerekçe de birlik ve bütünlüğe karşı ayrılıkçılık ve Kürtçülük oluyor. Aynı durum 12 Mart 1971’de yaşandı ve iki parti kapatıldı. Milli Nizam Partisi dini siyasete alet etme gerekçesiyle, Türkiye İşçi Partisi de programında “Türkiye’de Türk’ten başka etnik grupların yaşadığını belirtmesi” nedeniyle kapatıldılar. Bu iki gerekçe, hem parti kapatmada hem darbe yapmada bugüne dek hiç değişmeden süregeldi.
Her ülkede tarih, yani geçmiş, bu kadar güncel ve yaşayan bir konu mudur?
Değil. Şu da var tabii... Eğer bir ülkede iki şeyi konuşuyorsanız, tarihi ve anayasayı konuşuyorsanız, o ülkede çok ciddi bir değişim oluyor demektir.
Niye?
Çünkü tarihî kişileri ve kurumları sorgulamaya başladığımız anda, aslında eskinin iktidar sahiplerinin yerine yeni iktidar sahipleri geliyor, onların kutsayacağı yeni kişi ve kurumlar geliyor demektir. Mesela bugün Atatürk’e diktatördü ye da değildi demek prim yaparken, diğer tarafta Said Nursi’yi kutsamak da pirim yapıyor aynı anda... Çünkü biri bir grubun, diğeri öbür grubun önemsediği bir isim. Yani ya kendi kutsadığınızı yeniden ön plana çıkaracaksınız. Veya kendinize kişi, kurum veya dönem icat edeceksiniz ve onu kutsayacaksınız. Dolayısıyla meşruiyet kazanmak için kendinize uygun bir tarih icat ve inşa edeceksiniz. Mesela bunun bir yöntemi, bazı tarihî kişilikleri ve olayları yok etmektir. Biz, Abdülhamit döneminden beri bunu yapıyoruz. Bunu ilk icat eden o oldu.
Abdülhamit ne yaptı?
İlk anayasanın ilanı, ilk parlamentonun açılması, Yeni Osmanlılar ve Mithat Paşa yoktu, tarih kitaplarından çıkartıldı. Mesela Cumhuriyet’te 1925’e dek okullarda okutulan tarih kitaplarına bakın. Kazım Karabekir Paşa müthiş biridir, Doğu kahramanıdır, Ermenistan fatihidir. 1925’ten sonra ise tarih kitaplarında yoktur. Karabekir, Rauf Orbay ve Refet Bele’nin isimleri tarihten silinirken, M. Kemal, İnönü ve Fevzi Çakmak’ın isimleri öne çıkar.
Tarihle aramızdaki bitmeyen hesaplaşmanın kaynağı ne?
Her iktidar kendisini meşrulaştırmaya çalışıyor. Meşrulaştırırken de tarihten güç almaya çalışıyor. Mesela merkeziyetçi kanat Atatürk’ü, devletçiliği ve tek kimlikliliği öne çıkartıyor. İttihat Terakki’ye de örtük bir biçimde dikkati çekiyor.
Merkeziyetçi ve devletçi Cumhuriyet Halk Partisi’ne karşı daha özgürlükçü ve liberal kanadı temsil eden AKP hangi tarihle iktidarını meşrulaştırıyor sizce bugün?
Osmanlı’yı öne çıkarıyorlar. Fatih’in üçboyutlu müzesi bile yapıldı. Abdülhamit önemli isim oluyor. Said Nursi, hakkında belgeseller yapılan, kitaplar yazılan önemli bir kişi haline geliyor. Cumhuriyet tartışmaya açılıyor. Tek Parti dönemi, Milli Şef dönemi dokunulur hale geliyor. Çünkü bunlara ne kadar dokunursanız, kendi iktidarınızı o kadar görünür kılıyorsunuz. Tek parti dönemiyle hesaplaşılırken, aslında kendisine yapılanlarla da, darbelerle yaşanan bastırmalarla da hesaplaşılması gerektiği öne sürülmüş oluyor. Çünkü Tek Parti ve Kemalizm biliyorsunuz bu ülkede hep darbelerin ideolojisi oldu.
Yakın tarihimizi bütün gerçekliğiyle biliyor muyuz?
Hayır, çünkü tabular var. Bu tabulara dokunamıyoruz. Mesela Atatürk’le ilgili hâlâ birçok şeye dokunamıyoruz. Ama sırf onunla ilgili değil, Saidi Nursi’yle ilgili birçok şeye de dokunmak kolay değil. Onu ancak övebilirsiniz. Oysa önemli olan bir konuya ve kişiye eleştirel bakabilmektir. Çok eleştirel olmamakla birlikte Şerif Mardin’in kitabını hariç tutarsanız Said Nursi’yi eleştiren pek yok. Aynı şekilde sayıları bir elin parmağını geçmeyecek tarihçiler dışında Atatürk’e kim eleştirel bakabiliyor ki? Bugüne dek Atatürk konusunda çok az bilimsel çalışma yapabildik.
Atatürk’le ilgili bilimsel çalışma yapamamanın nedeni nedir? Cesaretsizlik mi?
Cesaretsizlik var tabii ki. Atatürk hâlâ kanunla koruma altında. Bunu yapan da 1952’de Demokrat Parti. Unutmayın DP’nin başında Adnan Menderes’le birlikte, Atatürk’ün çok yakın arkadaşı olan Celal Bayar vardı. Ayrıca Demokrat Parti, CHP’nin içinden çıkmış bir partidir. Zaten bu ülkede tek parti yönetimi 1946’da bitmedi. Demokrat Parti, CHP’nin muhalefete bakışını aynen sürdürdü. Dolayısıyla bu ülkede çok partili sisteme 1946’da sadece bilimsel olarak geçildi. Gerçek anlamda siyasi rekabet ancak 1990’larda kendini gösterdi. Yani 1960’tan 90’ların sonuna dek bu ülkede vesayet rejimi yaşandı. 1961, 65, 69, 73 ve 1977’de en az beş partinin katıldığı seçimler yapıldı ama asker’i vesayet hep sürdü.
Referandumla kabul edilen Anayasa değişiklikleriyle asker’i vesayet artık bitti mi?
Askerî vesayetin kalktığını söylememiz için iki, üç seçim daha geçirmemiz gerekiyor.
Cumhuriyet tarihimiz hakkında hala çok fazla bilmediğimiz var mı?
Var. Atatürk hakkında bile var. Örneğin Atatürk’ün ismini Kemal’den Kamal’a değiştirdiğinin farkında değiliz. Atatürk ismini Kemal’ken Kamal yapıyor. Bize tek bir harf değişiyormuş gibi geliyor ama harf değişmesinin ötesinde bir tavır bu.
Nedir bu tavır?
Kemal’i Arapça bir isim olarak düşünüyor ve 1935’in ocak ayı başında nüfus kâğıdında ismini Türkçe ordu, kale manasına gelen Kamal olarak değiştiriyor. Böylece Kemalizm Kamalizm oluyor.
Atatürk döneminde Kemalizm var mı? Atatürk Kemalist miydi?
Atatürk döneminde Kemalizm vardı ve Atatürk Kemalist’ti. Mesela Edirne Milletvekili Şeref Aykut’unKemalizm diye bir kitabı var. Zaten İnkılâp Tarihi Enstitüsü de 1934-35’te M. Kemal sağken kuruluyor. Kemalizm bir ideoloji olarak o dönemde örülmeye başlıyor. Bazıları Kemalizm, M. Kemal’den sonra icat edildi diyor ama öyle değil. Kemalizm o dönemde Cumhuriyet Halk Partisi’nin temel ilkeleri şeklindeydi. Mesela devletçilik! Hiç kuşkunuz olmasın, Atatürk devletçiydi! Tarihe biraz daha soğukkanlı bakmalıyız.
CHP’nin ilkeleri arasında demokrasi hiçbir zaman yer almadı. Niye?
Zaten 1925’te Takrir-i Sükûn kanunu çıkarıldıktan sonra muhalefete de izin verilmedi. Tek Parti rejimi kurumlaştı. Önce, Kazım Karabekir, Rauf Orbay, Adnan Adıvar, Halide Edip Adıvar gibi siyasi muhalefet tasfiye edildi. Kürt ve sosyalist muhalefet etkisizleştirildi. Sonra da toplumsal muhalefet bitirildi. Mesela Türk Ocakları, Türk Kadınlar Birliği kapatıldı.
14.11.2011 - Taraf - Neşe Düzel
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)