27 Haziran 2009 Cumartesi

Ordumu kaybettim hükümsüzdür

Türkiye iki haftadır işgal edilme korkusuyla yaşıyor. Hayır, Rusya’nın böyle bir niyeti yok. İran? Seçimlerden sonra ortalık karışık. Hayır hayır. Komşu ülkelerin orduları şu an için kendi ordumuza göre daha zararsız görünüyor.
***
Ermenistan genel kurmayının bir Türkiye’yi işgal planı yaptığı duyulsa komedi filmlerine konu olur ama şu günlerde yaşadığımız daha çok bir korku filmi gibi!
***
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bünyesinden bir türlü atamadığı üniformalı eşkıyalar sabahtan akşama kadar darbe planları yumurtluyorlar. Senelerdir Gülen Cemaatinin orduya sızma tehlikesinden bahsedilir ama bu üniformalı teröristleri kim sızdırdı? Kimi genç askerlerin eşi ya da annesi başörtülü diye terfi etmeleri engellenirken Türkiye’yi işgal hayalleri kuran bu cowboylar TSK’ya nasıl girdi?
***
Şimdi İlker Bey güya bir basın toplantısı yapmış. Bir daha ki sefere elinde silahla gelirse şaşmam: Amacı basın yoluyla halka gözdağı vermek, tavuk gibi gördüğü milleti kışkışlamak. “Bu bir kâğıt parçasıdır! Kardeşim, başka işiniz yok mu sizin? Daalın laan yoksa fena olur! Çekin elinizi ordudan!”
***
Sanki orduda eli olan biziz. Teröristler orduya sızmış hatta el koymuş, faşist bir düzen kurmak için uğraşıyor. Oraya buraya silah gömmüşler, Güneydoğuda kitapevlerine hatta savcıların hakimlerin oturdukları sitelere bomba koyuyorlar. Darbe planları yapıyorlar. Askerî yargı? Bozacının şahidi şırac! Halk bilgilenmek için soru sordukça İlker Bey’in asabı bozuluyor: ”şşşşt! Çek elini ordan, oynama, cızzzz! Ordu. Sıcak, yanarsın!”. Sanki çocuk terbiye ediyor.
***
Bu mudur kahraman Türk ordusu? Halkına hesap vermekten kaçan? Sınırlarımızı koruyamadığını Yaşar Büyükanıt’ın ağzından itiraf eden? Gömdüğü mayınların yerini unutan? Her yıl 30 Boğaz Köprüsü yapacak kadar para harcayıp 30 yıldır terörü bitiremeyen? Eleştiri alınca da silahsız gazetecilerin karşısında aslan kesilen?
***
Ordumu kaybettim. Hükümsüzdür.

Mehmet Yılmaz - Derin Düşünce

21 Haziran 2009 Pazar

Boy değil işlev önemli (Liechtenstein İzlenimleri)

Geçenlerde yolumuz Liechtenstein’a düştü. (Biliyorsunuz öyle bir ülke var.) Fırsattan istifade birkaç kitap da okudum, Liechtenstein Tarihi, Anayasa tartışmaları ve yeni anayasa süreci, prens ailesinin şeceresi, vs. Notlarımı sizinle paylaşayım dedim.
***
Onbir köy, sağlam banka
Ülke nüfusu yirmibeşbin, bizim Selçuk kadar. Ama yüzyıllardan beri bağımsız, egemen, tam teşekküllü bir devlet. Şimdiki prensin ceddi bundan 300 yıl önce Türk harplerinde iyi para kazanmış. Ne olur ne olmaz, bir gün lazım olur diye ufak bir prenslik satın almış. Napolyon harpleri sırasında da şık birkaç hamleyle bağımsızlıklarını tescil ettirmişler. Başkent bağlar bostanlar arasında avuç kadar bir köy. Ayrıca on köy daha var.
***
Refah yerinde. Dünyada galiba kişi başına sanayi üretimi en yüksek olan ülkeymiş. Kişi başına milli gelir bakımından üçüncü ya da dördüncü. Üç büyük banka var, üçünün de reytingi AAA, yani “dünya batar bunlar batmaz” gradosunda. (Bizde birkaç yıl önce birileri eksi B’den galiba BB’ye çıkınca davul zurnayla bayram edilmişti, hatırlarsınız.)
***
Her tarafı inanılmaz derecede uçuk ve esprili heykellerle donatmışlar. Meclis binasının önünde: sandalyelerin üstüne çıkıp feci bir ciddiyetle ahkâm kesen dört tane göbekli adam ve kadın abidesi. Tunçtan.
***
Silahsız kuvvetler
Ordusu yok. En son ikiyüz yıl önce Tirol isyanı sırasında eylem görmüş, 1868’de lağvedilmiş. 1938’de Alman Nazileri miting görüntüsü altında ülkeyi istila etmeye kalkmışlar, sınırda biraz arbede itiş kakış olmuş, sokmamışlar. Sonra Prens gidip Hitler’le görüşmüş, iş tatlıya bağlanmış.
***
Eğer diplomatik güç dünya forumlarında sözünü dinletme gücü ise, sanırım Liechtenstein Türkiye’den daha güçlü bir ülke. Düşünürseniz sebebi de basit. Silah zoruyla sözünü uzun boylu dinletemezsin: korkudan ya da şaşkınlıktan bir süre dinler görünseler de gerçekte seni hor görürler, boş bulunduğun an birleşip tepelerler. Oysa akılla, mantıkla, bilgiyle, sağduyuyla konuşursan eninde sonunda herkes sana saygı duyar; sesin her yerden işitilir; ummadığın yerlerde ummadığın adamlar bir bakarsın senin sözcün ve hamin olmuşlar.
***
Hem silahlı hem bilge olmak mümkün müdür? Sanmıyorum, Yeşilçam filmlerinde olur ancak. Silah zoruyla saygınlık talep etmenin büyük riski budur: aklı, mantığı, bilgiyi ve sağduyuyu köreltir. Nasıl olsa güç bende, başka şey lazım değil hezeyanına kapılırsın. Zulmü hak sanırsın. Ak değil karadır diye dayattığın adamlar boyun büküp “hee ağam, hem de kapkara” dedikçe onlara inanmaya başlarsın. Hakikat duygunu yitirirsin. Hakikat duygusunu yitirmemeye çalışan insanları hor görürsün. Ahmaklaşırsın.
***
Onun için zekâ da silahsız adamlardadır. Akıl ve bilgi de, sağduyu da. Başka çareleri yoktur çünkü.
***
Millet ayrı devlet ayrı
Milliyetçi düşüncenin temel tezlerindendir. Derler ki büyük bir millete ait olma duygusu insanlara iyi gelir. Psikolojiyi güçlendirir, kişiliği geliştirir; çorba gibi, kana kuvvet göze fer verir. Doğru değildir tabii (yoksa Yahudiler neden diğer herkesten daha akıllı olsun?). Ama velev ki doğru da olsa, Liechtenstein’lının o konuda bir eksiği yok. Öz be öz Alman. Alman diliyle, tarihiyle, kültürüyle haşır neşir. Kendini Alman sayıyor. Bununla “gurur duyanlar” da tahminimce çoğunluktadır.
***
Ama ulus başka şey Devlet başka şey, aralarında bir bağ kurmanın mantıkî bir gerekçesi yok ki? Almanız diye neden Berlin’deki birtakım politikacılar tarafından yönetilsinler? Kel alaka? Alman olunca illa Alman üniversitesine gitmek, Alman şirketinde çalışmak, Alman marka buzdolabı almak gerekmiyor, neden Alman devleti kullansın? “Ulusdevlet” dedikleri işin saçmalığını Liechtenstein gibi yerde daha net görüyorsun.
***
Ayrıca Devletlerini sevmek ve saymak konusunda bir sıkıntıları olduğunu da sanmıyorum. Devletlerinin Türkiye Cumhuriyeti’nden epey daha eski tarihi var. Nefis bir anayasası var. Vergiler düşük. Hukuk güçlü. Hükümet binası bonbon gibi bir tarihi ev. Prens fevkalade medeni, sevimli bir adam, üstelik Avrupa’nın şahsa ait en müthiş sanat koleksiyonlarından birine sahip. Böyle Devletim olsa ben bile sevmez miyim?
***
Bölücü anayasa
1921 Anayasasının birinci maddesi, “Liechtenstein iki bölge ve onbir köyden oluşan bölünmez ve ayrılmaz bir bütündür” dermiş. Onbir yıl sürüp 2003’te noktalanan müthiş bir anayasa tartışmasından sonra, Prensin önerisi doğrultusunda, bu maddeyi anayasadan çıkarmışlar. Yerine ne koymuşlar? Şimdi sıkı durun. Madde 4.2:
***
“Her bir köyün [Gemeinde, yani “tüzel kişilik sahibi yerleşim”] Devlet birliğinden ayrılma hakkı saklıdır. O köyde oturan seçmenlerin çoğunluğunun oyuyla ayrılma süreci başlatılabilir. Ayrılma koşulları yasayla veya [Liechtenstein devletiyle imzalanacak] bir uluslararası antlaşmayla belirlenir. Antlaşma halinde, antlaşma müzakerelerinin sonuçlanmasından sonra yeniden halk oyuna başvurulması şarttır.”
***
Ne diyor? Ben seni zorla burada tutamam, ayrılmak istiyorsan ayrıl, ama bunu edebinle yap, gel otur benle konuş anlaş diyor. O kadar.
***
Prens II. Hans-Adam güçlü kişilik sahibi bir zat, ciddi bir entelektüel ve sanırım dünyanın en ileri fikirli devlet başkanlarından biri. “Oligarşi” adını verdiği ekonomik ve siyasi seçkinlere karşı temel hak ve özgürlüklerin korunmasını savunan güçlü fikirler ileri sürmüş. Baştan beri, dünyanın her yerinde, herhangi bir kimliği olan HER coğrafi birimin kendi kaderini tayin hakkını savunmuş. Karşılıklı rızaya ve sözleşmeye dayalı birlikteliklerin daha sağlıklı olacağına dair mutlak bir inancı var. Bu yüzden sanırım Avrupa Birliğine de karşı çıkıyor. “Muhafazakâr anarşizm” diyebileceğimiz bir çizgiye sahip. Ki bana uyar.
***
İstemezük

Yine prensin ısrarıyle anayasaya ekledikleri 13.3 maddesi var, evlere şenlik:
***
“En az 1500 seçmenin gerekçeli önergesiyle Prens aleyhine güvensizlik oyu istenebilir. Bunun üzerine Parlamento ilk oturumunda halk oyuna başvurma kararı vermekle mükelleftir. Halkoyunda güvensizliğe karar verildiği takdirde Hanedan Meclisi [hükümdarlık ailesi meclisi] izlenecek olan yolu en geç altı ay içinde Parlamentoya bildirir.”
***
Özetle diyor ki, istediğiniz zaman hükümdarı reddedersiniz. Halkoyunda reddedilmiş birinin tahta oturmaya devam etmesi zordur doğal olarak. Ama yerine oğlu mu amcaoğlu mu geçecek, yoksa prensliği bırakır gider miyiz, ona da müsaadenle biz karar verelim diyor.
***
İşin güzeli Prens ailesi Liechtenstein devletinden ücret almıyor; devlet hazinesinden en ufak geliri yok. Aksine, eskiden zaman zaman kendi ceplerinden devleti finanse ettikleri olmuş. Avusturya’da, Çek Cumhuriyetinde ciddi mülkleri, yerli ve yabancı şirketlerde payları var. Yani canları isterse “hadi bize eyvallah” deyip çekip gitme özgürlüğüne sahipler.
***
Bizdeki duruma bakarsanız, herhalde bir ülkede özgürlüğün bundan daha büyük bir güvencesi olamaz gibi geliyor bana. Yalnız senin padişahı kovma serbestliğinin olması yetmez: padişahın da akıbetinden korkmadan çekip gitme özgürlüğü olacak ki medeni insanlar gibi oturup konuşabilesin; o kovma hakkı gerçek olsun, lafta kalmasın.
***
Ne istiklal ne ölüm
Yine 2003 anayasa değişikliğiyle mahkemelere hakim atama düzenini değiştirmişler. Hakimleri, hükümete danışmak şartıyla Prens belirliyor. Parlamento da onaylıyor. Onaylamaz da Prens de ısrar ederse halkoyuna başvuruluyor. Hakimlerin yerli malı olacağına dair bir şart yok. Gitmişler Avusturya’nın, İsviçre’nin en iyi hukukçularını bulup hakim yapmışlar. Prensip olarak bir TC vatandaşı da pekala Liechtenstein’de sulh hakimi veya yargıtay başkanı olabiliyor.
***
Polis teşkilatı 1933’te kurulmuş. Başta 7 (yedi) olan polis sayısı 2007 itibariyle 130’a çıkmış, onların da çoğu yabancıların işlediği üst düzey organize işlere bakıyor. Yerel hapishanede kısa süreli 14 mahkûm, Avusturya’daki daha güvenli hapishanede ise uzun süreli 22 mahkûm yatıyormuş. Mahkûm yatırmak için prenslik Avusturya’ya para ödüyor.
***
Aklıma gelen sorulan şunlar. 1) Bu Liechtenstein misakı milli sınırları içinde tam bağımsız bir devlet midir? 2) Öyle olması veya olmaması iyi midir? 3) Liechtenstein vatandaşları anti-emperyalist olmak isteseler ne yapmaları gerekir?
Sevan Nişanyan - Taraf

15 Haziran 2009 Pazartesi

Laiklik böyle mi kokuyor?

Ters yöne girmiş bir araba gibi hissediyorum bazen kendimi.
***
Gitmek istediğim yer başka, gittiğim yer başka.
***
Biraz dertleşmek isterim.
***
Şöyle acılarımızdan, sevinçlerimizden, özlemlerimizden, aşklarımızdan konuşalım, kendi küçük hayatımızda büyük adacıklar gibi ruhumuzu kaplayan dertlerimizi birbirine bağlayan köprüler kuralım, birbirimizde biraz teselli arayalım isterim.
***
Biraz yakınmak isterim.
***
Küçük, kısık bir sesle söylenmek isterim.
***
Size Kadıköy’den bahsetmek isterim.
***
Demek isterim ki; benim ailem yüz yıldır Kadıköy’de oturur, benim çocukluğum parmaklıklarına sarmaşık güllerinin dolandığı, bahçe kapılarından hanımelilerin sarktığı, zakkumların, zambakların, şebboyların meyve bahçeleriyle koyun koyuna yaşadığı, akşamüstleri hercaimenekşelerin açtığı, gölgeli iri ağaçların sakin bir tevazula boy attığı, deniz, çimen, çiçek kokan yerlerde geçti.
***
Her mevsim başka kokardı.
***
Yaz günlerinin her vakti başka kokular yayılırdı bahçelere, sabah başka, öğlen başka, akşam başka kokularla dolardı.
***
Şimdi yaşlandım.
***
Hâlâ dedelerimin oturduğu evde oturuyorum.
***
Ve, artık Kadıköy her mevsim her saat aynı kokuyor.
***
Bu ülkede, bu şehirde, bu mahallede geçen bir ömür beni sonunda zakkum kokularından, zarafet sınırları içinde anlatılması mümkün olmayan kokulara getirdi.
***
Bütün Kadıköy kokuyor şimdi.
***
Ağır, mülevves bir koku bütün yaşayanları sarıyor.
***
Kimse bundan yakınmıyor.
***
Benim çocukluğumda zambaklar ne kadar doğalsa bugün Kadıköylüler için bu ağır koku o kadar sıradan.
***
Sanki kimse rahatsız olmuyor.
***
Bütün bir seçim kavgaları arasında bir tek aday çıkıp da “sizi bu kokulardan kurtaracağım” demedi, tek bir seçmen çıkıp da “bizi bu kokulardan kurtaracak mısın” diye sormadı.
***
“Laikliği konuştular, şeriatı konuştular, Atatürkçülüğü” konuştular.
***
Halbuki laiklik de, şeriat da, Atatürkçülük de aynı kokuyordu.
***
Hiçbirine oy vermedim.
***
Biri çıkıp da, “Kadıköy, insanları utandırmayacak biçimde kokacak, eski kokularına kavuşacak, sizi bu kokudan kurtaracağım” deseydi ona oy verirdim.
***
Fikrinin, inancının ne olduğuna bakmazdım bile.
***
Bana bir insan gibi yaşama hakkını vermesi yeterdi.
***
Niye kimsenin aklına gelmedi kokulardan söz etmek?
***
Niye kimse bunu sormadı?
***
Çünkü hayatı, yaşamayı unuttuk.
***
Bir insan olduğumuzu, güzel kokuları, çiçekleri, taze sabahları hak ettiğimizi unuttuk.
***
Anlamsız, saçma, gereksiz bir kavganın içindeyiz.
***
İnsanların insanca yaşamasını amaç edinmiş bir kavga değil bu.
***
Kasılmış ihtirasların çılgınca, delice kapıldığı bir ihtirasın kavgası.
***
İktidar olmak istiyorlar.
***
Sahip olmak istiyorlar.
***
Neye sahip olacakları umurlarında bile değil.
***
Sahip oldukları yerin nasıl koktuğuna aldırmıyorlar.
***
Hayatın güzel bir şey olduğuna inanancımızı yitirmişiz.
***
Devlet gelmiş, bizi öyle bir ezip zihinlerimizi posaya çevirmiş ki ne kokuyu fark ediyoruz, ne de bir insan olduğumuzu hatırlıyoruz.
***
Kadıköy’ün kokularından, bu ağır, bu aşağılayıcı, bu bıktırıcı, iç bulandırıcı kokulardan kurtulmayı değil, Genelkurmay’ın tuhaflıklarını konuşmak zorunda kalıyoruz.
***
Öyle bir zorbalıkla geliyorlar ki “iyi yaşamaktan” vazgeçip sadece bir insan olarak var olabilmeye çabalıyoruz.
***
Hükümeti devirmek, insanlara iftiralar atmak, komplolar kurmak için planlar hazırlıyorlar.
***
Yakalanıyorlar.
***
Kendi emirlerindeki mahkemelerden, “suçlarının yayınlanmasını” yasaklayan kararlar çıkartıyorlar.
***
Hem suç işle, hem de bu suçtan bahsedilmesini yasakla.
***
Suçu işleyen kurum, nasıl karar verebilir o suçun konuşulup konuşulmayacağına?
***
Genelkurmay’ının böyle olduğu bir ülke kokar.
***
Kokuyor da...
***
Gelin Kadıköy’e ve koklayın.
***
Bakalım ne kokuyor.
***
Genelkurmay kendi işiyle uğraşmayınca, siyasetin içine dalınca, kimse kendi işiyle ilgilenmiyor.
***
Belediye, belediye olduğunu, amacının temiz, düzenli bir hayat sağlamak olduğunu unutuyor.
***
“Atatürk’ü öven bir nutuk”, şeriatı lanetleyen iki laf, laikliğe bir övgü yetip de artıyor bile belediye başkanlığı yapmaya.
***
Atatürk’e de yazık.
***
Dünyanın en güzel ülkesini, onun adının arkasına saklanıp bir rezilliğe çevirdiler.
***
Eğer bu Atatürkçülük denilen şey, şu şehrin güzel kokmasını, suç işleyen Genelkurmay’ın yargılanmasını sağlasaydı Atatürkçü olurdum doğrusu.
***
Ama bakıyorum Atatürkçülere ve sadece suç işleyen generaller ve korkunç kokan şehirler görüyorum.
***
Alın Atatürk’ünüzü... Bana zakkumları verin, hanımelileri, şebboyları verin.
***
Bana güzel, küçük hayatımı geri verin.
***
O kadarı bana yeter.

Ahmet Altan - Taraf

9 Haziran 2009 Salı

Vatanist

Satanist varsa vatanist de var tabii, hangisi topluma daha zararlı bir akımdır onu ayrıca tartışırız. Şimdilik şöyle ipucu vereyim: Satanistler kaç bin tane faili meçhul cinayet işlemişler, kaç milyon kişiyi yanlış bir şey söyledi diye hayat boyu zindanlarda çürütmüşler, kaç başbakan asmışlar, kaç bin köy bombalamışlar, kaç yüzbin kişinin malını mülkünü yağmalamışlar, kaç yüzmilyon çocuğun beynini saçma sapan hurafelerle mantara çevirmişler. Hele bir düşünün, sonra karşılaştırma yaparız.
***
Arapça watan mütevazı bir kelime. Bugün memleket tabiriyle anlattığımız şeyin adı, yani bir insanın doğup büyüdüğü yer. “Vatanın nere” diye sorunca bu ülkede insanlar “İspir’in Fısırık köyündenim ağam” gibi bir cevap vermişler yüzlerce yıl boyunca. “Devlet” işleri bundan apayrı bir zeminde cereyan etmiş, ahaliyi zaten pek ilgilendirmemiş.
***
İnsanın doğup büyüdüğü yere duyduğu sevgiyi, bağlılığı Devlet’e aktarma cambazlığına ilk girişenler 1860’larda Namık Kemal ve çevresidir. “Vatan Yahut Silistre” ne demek? “İspir Silistre farketmez, Devlet sana öl diyorsa seve seve öleceksin” demek benim anladığım kadarıyla, başka bir anlam verebilen var mı? Profesyonel orduyu lağvedip mecburi hizmete dayalı askerliği getirirsen e tabii elin mahkûm, ya afyon vereceksin, ya beyinlerini gazlayacaksın ki soru moru sormadan gidip ölsünler.
***
Satan שָׂטָן İbranice sin-teth-nun kökünden, muhtemelen “düşman” ya da “itham eden, töhmetçi” anlamında bir isim. Tevrat’ın erken kitaplarında adı geçmez, ancak daha geç döneme ait Tarihler, Eyüb ve Zekeriya kitaplarında sözü edilir; insanı sürekli günaha teşvik eden bir gücün veya varlığın adıdır. Arapçası neden *şâtân değil şaytân olmuş, Nöldeke’den beri tartışılmış bir mevzudur. Bir ara ona da girerim, ama iki satırda özetlenecek konu değil.

Sevan Nişanyan - Taraf

6 Haziran 2009 Cumartesi

Yalnız ve asosyal olmak gayet iyidir, insanı yeniler

Bu başlığı görünce “Hıdırcım, sen iyice şaşırdın” diyebilirsiniz, ama ne olur biraz bekleyin, bu yazıyı okuyup bitirin, sonra ne derseniz deyin... Geçen gün Türkiye kökenli Kürtlerden ve Türklerden oluşan bir grupla New York Metropolitan müzesinin damına (Cantor Roof Garden) çıktık. Burası harika bir yer, doğal bir balıkgözü manzara var, yani geniş bir görüş açısına sahipsiniz. Bu manzaranın içinde, Central Park’taki ağaçların yeşil kubbesi ve bu kubbeyi ötede bir ufuk çizgisi gibi kesen yüksek Manhattan binaları yer alıyor. Hele bu mevsimde havalar da böyle güzelken, harika bir şey burada bulunmak. Çünkü burada, cuma günleri 8’e kadar açık olan bir de bar var. Buradan içkinizi alıyor, fırt fırt yudumlayarak keyfinize bakıyor, buna ek olarak oracıktaki açık hava sergisinde yer alan ilginç sanat eserlerini inceliyorsunuz.
***
Burada benim çok sevdiğim bir sergi vardı, daha yeni kalktı. Jeff Koons on the Roof adını taşıyan bu sergide, dışı yansımalı ve pürüzsüz olan, paslanmaz çelikten yapılmış Balon Köpek (Balloon Dog) benim en sevdiğim eserdi. Çocuklar için hazırlanan okuma kitaplarındaki şekillerden ve Truva Atı’ndan esinlenerek yapılmış bu köpek heykel. Bunun gibi eşi benzeri pek görülmemiş türde daha başka heykeller de vardı o sergide... Yeni sergi ise yine çok ilginç: Bu serginin adı Roxy Paine on the Roof: Maelstrom. Burada da paslanmaz çelikten dev ağaçlar ve bu ağaçların etrafa yayılmış uzun dalları yer alıyor. Roxy Paine’in benzeri tarzda bir çalışması daha önce Manhattan’ın göbeğinde yer alan Madison Square Park’ta sergilenmişti, hâlâ orada. Parktaki ağaçların arasında, diğer ağaçlarla aynı ebatlarda olan iki tane metalden ağaç yer alıyor... İşte bu yaratıcı çalışma, sanatçı için Metropolitan müzesine giden anahtar oldu.
***
Ben, içkimi yudumlayarak etrafta dolaşıyorum... Çünkü bizimkiler yine biraraya gelmiş, fıs fıs fıs politika konuşuyorlar. Üstelik Türkiye politikası... Yani asap bozucu konular. Hiç çekemem... Manzara beni öyle büyülemiş ki sanki içkimin her yudumunda sarhoşluğum iki kat artıyor. Bu arada içtiğim şey, şişesi bazı yerlerde 250 dolara satılan 1998 yapımı Bordeaux şarabı Cheval Blanc falan değil... içtiğim şey bildiğiniz gazoz, sprite, 0 calori 0 carb.
***
Bizim Kürtler ve Türkler o köşede Türkiye’yi kurtarmaya çalışadursunlar, ben kendime civardan konuşacak başka birilerini buldum bile. Bu birileri, serginin hazırlanışı sırasında yaşanan ilginç olaylarla ilgili konuşuyorlardı.
***
O akşam Metropolitan’dan Kürt ve Türk arkadaşlarımla ayrılırken, aklıma iki soru takıldı. Birinci soru: Siyaset neden Türkiyeliler arasında bu kadar çok konuşuluyor? İkinci soru: Neden Türkiyeliler bu kadar çok birbirleriyle görüşme ihtiyacı hissediyorlar? Sonra New York ve İstanbul arasında bir kıyaslama yaparak sorularıma cevap aramaya çalıştım. New York sokaklarında dolaşırken daha fazla sayıda yalnız insan gözünüze çarpar. İstanbul sokaklarında dolaşırken ise yalnızların oranında belirgin bir düşme olduğunu fark edersiniz; daha fazla ikili, üçlü dörtlü gruplar görürsünüz. Bir başka nokta da şu: New York metrosunda rastladığınız o yalnız insanlar, ellerine bir dergi, bir gazete ya da bir kitap almış okuyorlardır. Bunu yapmıyorlarsa bile Ipod’larıyla müzik dinliyorlardır. İstanbul’dakiler ise çoğunlukla grup oldukları için birbirleriyle konuşurlar, yalnız gezenlerse kulaklarına dayadıkları cep telefonuyla yine birileriyle konuşurlar.
***
Resmetmeye çalıştığım bu tablodan herkes kendine göre bir sonuç çıkarabilir. Mesela içinizden bazıları, biraz acıyarak biraz da eleştirerek diyebilir ki ah kapitalizmin aynası olan New York, insanları nasıl da asosyalleştiriyor ve yalnızlaştırıyor. O zaman ben de derim ki yok yok yok, hiç de değil... Çünkü bana göre yalnız olmak ve asosyal olmak insanları da toplumu da daha çok geliştiren, oldukça yararlı bir olgu. Yalnızlık sizi başka şeylerden etkilenmeye müsait kılıyor. Örneğin yeni bir insanla tanışma fırsatı buluyorsunuz, o insandan yeni şeyler ve yeni alışkanlıklar öğreniyorsunuz, yeni bir müzik keşfetme ve dinleme imkânı buluyorsunuz, bir kitap ya da dergi okuyarak olaylara farklı bakabiliyorsunuz. Kısacası mevcut sosyal çevrenizin etki alanından çıkıp, yeni etki alanlarına girmiş oluyorsunuz. Bu da sizi değiştiriyor, daha açık fikirli ve daha anlayışlı kılıyor, belli bir kliğin içine de saplanıp kalmanızı önlüyor.
***
Bunun yanı sıra yalnızlık size kendinizle yüzleşme fırsatı veriyor. Evde tek başınızayken kendinizi sorgulamaya daha müsait olursunuz. Bu da sizin kişiliğinizde ister istemez bir ilerlemeye ve bir olgunlaşmaya neden olur. Oysa birileriyle birlikteyken sürekli başka insanları ve kurumları suçlamaya, ayıplamaya ve yargılamaya dayalı sohbetler edilir. Tabii bu arada kendinizi görmezden gelir ve hayattaki bütün günahları başkalarının boynuna atarsınız. İşte bu nedenle Türkiyeliler politika ve futbol konuşmayı çok sever. Çünkü her iki alan içinde de suçlayabileceğiniz ve günahkâr ilan edebileceğiniz bir sürü karakter vardır, kendiniz hariç.
Hıdır Geviş - Taraf

4 Haziran 2009 Perşembe

Melezlik

“Ben” demeyi lanetleyip, ‘biz’ olmayı yüceltmek ve bu yargının doğruluğundan hiç şüpheye düşmemek niye...
***
Kendi aklınızı, fikrinizi, vicdanınızı kullanmaktansa, bu sorumluluklarınızı aidiyet hissettiğiniz zümreye devretmenin kolaycılığı mı...
***
Size empoze edilen görüşleri bir an olsun sorgulama gereği hissetmeden benimsemenin kestirmeden bir ‘kimlik’ sağlaması mı...
***
Bunun için ne zekâya, ne bilgiye, ne araştırmaya, ne çabaya ne de bir vicdan muhasebesine gerek olmaması mı... Ait yahut dahil olduğunuz cinsiyet, ırk, millet, sınıf, toplum, cemaat, grup ne düşünse, ne dese, ne yapsa hep haklı, onlara eleştiri getiren kim varsa ‘hain’dir bu durumda nasılsa...
***
‘Biz’ olmak birleştirmiyor insanları, bölüyor aslında.
***
İçinizde taşıdığınız onca farklı renkten yalnızca biriyle tanımlıyorsunuz kendinizi bunun uğruna; düşüncelerinizi sınırlıyorsunuz, tek boyutlu bakıyorsunuz her şeye, objektifliğinizi tamamen kaybediyorsunuz.
***
O kadar alışıyorsunuz ki neredeyse bütün dünyanızı “biz” ve “karşıtlarımız” diye ayırmaya ve sınıflandırmaya, algınız köreliyor zamanla; nüansları ayırt edemiyorsunuz.
***
Bir öneriyi, hatta sonuçları ‘siz’in lehinize olabilecek en küçük tenkidi dahi kaldıramayıp, saldırganlaşıyorsunuz.
***
Mukayese sözcüğü yer almıyor lügatinizde.
***
Daha da acıklısı, ortak bir ‘düşman’ bellemeden “biz” olmayı da beceremiyorsunuz zaten.
***
Öyle gözünüz kararıyor ki ‘düşmanlaştırdığınıza’ nefretinizden, ‘şeytanla’ işbirliğine girmeyi mubah sayıyorsunuz. Doğrusunu isterseniz, galiba bir derdiniz de yok şeytanlarla.
***
Herkesi dışlayıp, “biz birbirimize yetiyoruz” diyen, peşin mutlu görünseler de kendi içlerine kapalı kalmaktan evlilikleri ‘çürüyen’ karı-kocalara benziyorsunuz biraz. Dışa açılmayan, hava almayan, tazelenmeyen, yenilenmeyen, değişmeyen her canlı, her insan, her toplum çürümeye mahkûmdur çünkü sonunda.
***
“Ben” olarak birbirinden değişik nice kişiyle, kesimle, ilginizi çeken şeyle ünsiyet kurabilecekken, “biz” olmayı seçerseniz kısıtlanırsınız.
***
Bir sorun kendinize; anne ve babanız ayrı milletlerden olsa, yani bir melez olsanız, o iki ülke arasında savaş çıksa ve de, birinden birine düşman mı olurdunuz diye.
***
Bazı şeylerin ne denli anlamsız olduğunu kavrayabilmek için her konuda ‘melez’liğe ihtiyacımız var bence.
***
Kadın erkek meselelerinde bile...
***
Laikliği savunanların, demokratlara düşman kesilmesindeki garabeti anlamanın yolu biraz da buradan geçiyordur belki de...
***
Bir demokratın laik olmaması mümkün müdür mesela, var mıdır böyle bir ihtimal...
***
Ya da, şartları tümüyle göz ardı edip, Mardin Valisi “kız çocukları için kız okulları açılabilir” dediğinde ayağa kalkmanın ‘ilericikle’ bir alakası olabilir mi...
***
En sıkı ‘cumhuriyetçiler’ büyük çoğunlukla kız okullarından yetişmiş kadınlar arasından çıkmamış mı, örneklerine bakarsak...
***
Cumhuriyet mitinglerine katılanlar, en çok ‘Batılı’ olmayı, ‘Batı tarzı’ yaşamayı, ‘çağdaş’lığı istediklerini dile getirenlerse eğer, niçin Batı çizgisinden kopmayı hedefleyenlerle birlikte oluşturuyorlar ‘saflarını’.
***
“Ben” demekten çekinmeyin bence.
***
“Biz” olmaktan, “biz” olmanın sizin soru sorma ve tek başınıza karar verme hürriyetinizi engellemesinden daha çok korkun.
***
Sorular sorun ve içinizdeki melezle tanışın bir an önce.
***
Melezlik zenginliktir...

Rengin Soysal - Taraf