20 Nisan 2009 Pazartesi

Açılım

Hitler usulü ırkçı faşizmden vazgeçip Mussolini usulü rejim faşizmi yapmaya karar vermişler, ay kardeş bilemezsin ne kadar sevindik! 1930’lara kazık kaktılar diye üzülüyorduk, bak “açılım” yapmışlar, 1920’lere geri gitmişler, çocuklar gibi mutlu olmaz mıyız? Artık asit kuyusuna adam atarken Türk mü, Kürt mü diye bakmayacaklar. (Belki bin yıl sonra iyice medenileşip sünnete bile bakmazlar.) Neye bakacaklar peki? “Cumhuriyetin temel ilkelerine”, “Atatürk ilke ve inkılaplarına” bağlı mı, değil mi? O kadar! Ne kadar objektif, ne kadar “rasyonel”, sanki Weber mübarek!

“Türkiye Cumhuriyetini kuran halka Türk denir” ne demektir? “İtalya Devletini kuran faşist halka İtalyan denir” ne demekse o demektir, Mussolini’nin sözüdür. Rejimin temsil ettiği siyasi değerlere bağlıysan öptük seni diyor: ister Kürt ol, ister Tirol Almanı yahut Sicilya Arabı, farketmez. Zorbalığı artık kimlik üzerinden yapmayacağız, itaat üzerinden yapacağız. Kalk Yirmiüçnisan şiiri söyle, seni affedelim.

Bunların “Cumhuriyet” dedikleri şey objektif bir statü değil, bir inanç sistemidir. “Bu ülkede doğan veya kendi iradesiyle en az beş sene burada yaşayan herkes Türkiyelidir, memleketin asli sahibidir, bu hakikati hiçbir Allahın kulu inkâr edemez” demiyor. Cumhuriyetinin vazgeçilmez ilkeleri var, temel değerleri var, peygamberi var, amentüsü var, 23 Nisanı var, denize dökülen düşmanı var, hain halifesi var, kahraman ordusu var, varoğlu var. Bunlara biat ettin, tamam. Etmedin ne olacak? O zaman diyor, senin VATANDAŞLIK hakkını yok sayıyorum. İnsan olmandan ve yurdunda yaşamandan ileri gelen temel saygıyı senden esirgiyorum. Seni vatan haini, soysuz, dahili ve harici bedhah, gaflet ve dalalet, alet, ajan, mürteci, düşman ve köpek ilan ediyorum. Adını değiştiriyorum, zorla saçını açıyorum, yedi ceddine sövmeyi devlet ayini mertebesine yükseltiyorum. Senin ölülerini leş, katillerini kahraman sayıyorum.

Bunu yaptıktan sonra, ister ensesinden vurup asit kuyusuna at, ister atmayıp besle, ne farkeder ki? Bugün konjonktür yumuşamadan yanadır, soft hakaretle yetinirsin; yarın rüzgâr döner, hepsini birden toplar itlaf edersin. Karşındakini – ki kendi vatandaşındır- insan yerine koymadıktan sonra, dişini sıkıp bir müddet “hoşgörü” numarası yapmışsın kimin neyinde?

Bu ülkede herkes asker değil, oniki yaşından beri her gün emir ve hakaret işiterek yetişmemiş. Onur sahibi bir insan için her gün bunların hakaretine maruz kalmaktansa bir kere ensesinden vurulmak evladır vesselam.

Sevan Nişanyan - Taraf

14 Nisan 2009 Salı

Örtmenim bu konular kitapta yazmıyor

Çoluk çocuk durmadan yazıyor, sana okulda öğretmediler mi Atam vatanı kurtardı diye? Pes yani bu kadar bilgisizlik olmaz, bak ilkokul kitapları bile yazıyor. İlkokul kitaplarında YAZMAYAN bir şey gerçek olabilir mi? Feryadı basıyorlar: Örtmenim Sevan dersini çalışmamış!!

Halbuki ilkokul kitaplarında benim bildiğim bir sürü şeyi yazmıyorlar. Belki unutuyorlar, belki de vatan millet edebiyatından sıra gelmiyor. Buyurun, aklıma gelenlerden bir demet sunayım. Daha bir sürü var, bunlar misâl.
Dünya harbinde DÜŞMAN’ın amacı yurdumuzu bölmek parçalamak ele geçirmek sömürgeleştirmek değil miydi?

Birinci Dünya Savaşının son döneminde düşman savaştan sonra kurmak istediği düzeni herkesin anlayacağı şekilde açık seçik ilan etti. 5 Ocak 1918’de İngiltere Başbakanı Savaş Hedefleri deklarasyonunu yayınladı. Ondan üç gün sonra ABD Başkanı meşhur ondört İlkesini açıkladı. Türkiye’ye dair ikisinin söylediği neredeyse kelimesi kelimesine aynıdır.

Türkiye’nin nüfus çoğunluğu Türk olan kısmında sağlam, güçlü, güvenli (secure) bir devlet kurulmalıdır.

Nüfusu Arap olan yerler Türkiye’den ayrılmalıdır; bu yerlerin “serbestçe” gelişmesi için galip devletler gerekli idareyi kurmalıdır.
Türkiye’nin kalkınması için gerekirse bir veya birkaç devlet yardımcı olmalıdır.

Savaş esnasında Almanya’nın Türkiye’ye verdiği devasa krediler silinmelidir.
İstanbul Türkiye’ye bırakılmalıdır.
Boğazlar galip devletlerin kontrolünde uluslararası trafiğe açılmalıdır.

Hepsi bu. Arzu eden bakıp okuyabilir, ‘Wilson’s Fourteen Points’ veya ‘Lloyd-George’s War Aims Declaration’ diye ararsanız her yerden bulunur. Sonra da bir zahmet Lozan Antlaşmasını okuyun, aradaki yedi farkı bulun. Ben şahsen bulamıyorum.

Neden bu yolu seçtiler?Hep sanırdım ki Rusya’daki ihtilâl yüzündendir; 1917’de Rusya’ya Bolşevikler iktidara geldi, ondan korktular. Rusların İstanbul’a çıkmasını, yahut Anadolu üzerinden Akdeniz’e sarkmasını en büyük tehlike olarak gördüler. O yüzden sağlam bir Türkiye istediler. Çokuluslu eski yapının yürümediği yüz seneden beri belliydi. O yüzden yeni Türkiye’nin imparatorluk sevdasından vazgeçmesini şart koştular.

Şimdi ta 1911 yılında İstanbul’daki İngiliz büyükelçisinin yazdığı analizleri okuyorum, hayrettir ki orada da hemen hemen aynı şeyleri demişler. Aman Türkiye’nin Anadolu’daki toprakları bölünmesin, yahut farklı devletlerin etki alanları kurulmasın, yoksa dünya savaşı çıkar... İngiltere’nin tek başına Türkiye üzerinde garantörlüğe soyunması da olmaz, tehlikelidir... En iyisi Batılı devletler ortaklaşa Türkiye’nin bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü garantilesinler, reformlara yardımcı olsunlar. Ya da illa müdahale gerekiyorsa hep birlikte konsorsiyum halinde müdahale edilsin... Merak ederseniz Sir Louis Mallet’in raporu, Feroz Ahmad’in kitabında tam metni var.

Vatanımızı İŞGAL edip bütün kalelerini zaptetmediler mi? Bütün tersanelerine girmediler mi?

Ettiler tabii. Dünya savaşı çıkartıp yenilirsen seni de zaptederler.
Ama askeri işgal başka şeydir, ilhak (el koyma, istimlak etme, “bura benimdir” deme) başka şeydir. Adamlar Türkiye ile aynı tarihte Almanya’yı, Avusturya’yı, Macaristan’ı, Bulgaristan’ı da işgal ettiler. Aşağı yukarı aynı mütareke belgesini imzalattırdılar: yenik ülke derhal ordusunu terhis edecek; askeri teçhizat teslim edilecek; düşman esirleri bırakacak; galipler gerekli gördükleri limanları, demiryolu istasyonlarını, stratejik noktaları işgal edecekler. Girdiler, bir-iki sene kaldılar, barış imzalanınca çekip gittiler.
Türkiye’de de 1923’te Lozan Antlaşması’na kadar kaldılar, sonra bir damla kan dökülmeden bırakıp gittiler. Türk antlaşmasının aslında 1919 yazında imzalanması planlanmıştı, Batı gazeteleri 1919 baharında öyle yazmıştı. Neden dört yıl gecikti? Bu soruyu sorabilsen, zaten gerisi çorap söküğü gibi gelir, modern Türk tarihini birdenbire ANLAMAYA başlarsın.

İşgalin nedeni EMPERYALİZMİN doymak bilmez iştihası değil miydi?

Kaynaklarımızı sömürmeye, kanımızı emmeye gelmediler mi?
Eğer öyle niyetleri varsa hiç belli etmediler. İşgalin ilk altı ayının belgelerini okuyun bakın, yıllar önce vatan millet tarihçilerinden Bilal Şimşir yayımlamıştı. Adamların sanki tek derdi varmış gibi görünüyor: savaş suçlularının cezalandırılması. Bir de, memleket çapında İttihatçı direniş odaklarının dağıtılması.

Savaş suçlularından kasıt, bir, ülkeyi savaşa sokan İttihat ve Terakki önderleri; iki, Ermeni katliamında adı çıkanlar; üç, savaş sırasında sivil halka ve esirlere kötü muamele ettiği ileri sürülen Ali İhsan Sabis Paşa gibi birkaç komutandı. Bildiğiniz Ergenekon tayfası.

Bunlarla uğraşmalarındaki amaç bana çok net görünüyor: Yüz yahut ikiyüz kişiyi şiddetle cezalandır, geri kalanına günah çıkarma şansı tanı, “emir kuluyduk, Türk milleti olarak suçlu değiliz” dedirt. Bir keçi bul, suçu ona yükle. Eskiyi yıka, pakla, siyasette yeni bir sayfa aç. Bunu yapmadan, dünün düşmanıyla dost olamazsın.

1945’te Nürnberg’de ve Japonya’da bu işi daha beceriklice yapacaklardı; 1918’de acemiydiler, olmadı. İşin yürümeyeceği 1919 mart-nisanında belli oldu. Ondan sonra işgalci güçlerin tavrı yüzseksen derece değişir. Öfke, kin, intikam, hakaret, cezalandırma gibi duygular söylemlerine hakim olur. Mayıs başında Paris’te toplanıp bir dizi karar alırlar. Bir kere Türk barışını belirsiz bir geleceğe ertelenir. Amerika, Türkiye mandasını KABUL ETMEYECEĞİNİ açıklar. Kilikya dedikleri Adana ve Maraş’ın Fransızlar tarafından işgaline yeşil ışık yakılır. Kars, Ardahan ve Batum’da kurulmuş olan geçici Türk hükümetinin lağvı için düğmeye basılır. Yunanlılar İzmir’e çıkartılır.

Soru sormak iyidir. Mesela şu soruyu sorabilirsiniz: 1918 Ekimi ile 1919 Mayısı arasındaki altı ay, bir yandan Türkiye’nin tam bir askeri ve siyasi teslimiyet içinde olduğu, öbür yandan İngiltere’nin henüz ordularını terhis etmediği, dolayısıyla aktif bir müdahale için ideal koşullara sahip olduğu dönemdi. Amaç eğer Türkiye’yi yemek, yutmak, bölmek veya ezmekse, neden altı ay beklediler?

Düşman SEVR Antlaşmasıyla yurdu esaret zincirine vururken Kurtuluş Savaşı vermeyip ne yapacaktık?

Atatürk’e göre Kurtuluş Savaşı 19 Mayıs 1919’da başladı (gerçekte daha o yılın Şubat-Mart’ında başladı, ama burada farketmez). Millici rejim Sivas Kongresi’nin (Ekim 1919) hemen ardından Anadolu’ya hakim oldu, tüm vilayetlere kendi valilerini atadı, bürokrasiyi denetimi altına aldı. Ankara meclisi 23 Nisan 1920’de toplandı.

Sevr Antlaşması 18-24 Nisan 1920’de San Remo konferansında şekillendi, 11 Mayıs’ta kamuoyuna açıklandı, 10 Ağustos 1920’de imzalandı.

Demek ki mantıken Kurtuluş Savaşı Sevr’e tepki olamaz. Buna karşılık Sevr belki Kurtuluş Savaşı’na tepki olabilir.
Kurtuluş Savaşına karşı çıkanlar VATAN HAİNİ gerici yobaz softalar değil miydi?

Güzel ülkemizde vatan millet deyince akan sular durduğundan, Milli Mücadelecilere kamuoyunda açık açık açık karşı çıkan pek az kişi oldu. Baştan sona açık ve tutarlı bir duruş gösterenler benim bildiğim üç kişidir.

Bir, Rıza Tevfik: Galatasaray mezunu. Modern Türkiye’nin ahlâk felsefesi üzerinde ciddi şekilde kafa yormuş ilk ve muhtemelen son düşünürü.
İki, Refik Halit: Galatasaray mezunu. Çağın en dürüst ve duyarlı yazarı, modern Türk edebiyatına “Anadolu’yu” sokan kişi .

Üç, Ali Kemal: Galatasaray mezunu. İstanbul Üniversitesinde edebiyat profesörü. Türk edebiyatında evlilik dışı beraberliği savunan ilk yazar. Gazeteci Hasan Fehmi cinayeti üzerine 1909’da Türk tarihinin ilk üniversite yürüyüşünü örgütleyen kişi. 1920’de üniversitenin tüm fakültelerinin kız öğrencilere açılmasını yasalaştıran Maarif Vekili.

Üçü de resmi dilde “vatan haini” diye geçer.

Daha ne sorular var bir bilseniz.

Atatürk 1919’da Anadolu’ya çıkmak için neden Karadeniz’de İngiliz işgali altında olan tek liman kenti Samsun’u seçti?
Düşman madem Irak’ı Suriye’yi vesaireyi sömürgeleştirme peşindeydi neden ilk iş bu yerlere yirmi sene içinde bağımsızlık vermeyi taahhüt etti?
Lozan’da Türkiye bilmem kaç yüz bin kişilik ordu besleme hakkını kazanınca daha mı bağımsız oldu daha mı az bağımsız oldu? Bu orduyu teçhiz etmek için kime başvurdular?

Amerikan mandasının 1918’de değil de 1946’da kurulması Türkiye için daha mı iyiydi?

Haydn hastası olan Damat Ferid mi daha Batılıydı, meyhane havalarından başka müzik bilmeyen bazı millici askerler mi?

İlkokul kitaplarının sınırları dışına çıkınca insanın zihni açılıyor, ufku genişliyor. Deneyin, siz de hoşlanacaksınız.

Sevan Nişanyan - Taraf



7 Nisan 2009 Salı

Ermenilere ne oldu?

Osmanlı ülkesindeki Ermenilerin 1915 yılında yaşadıkları acılar, torunları sayesinde dünya çapında bir soykırım propagandasının konusu oldu. Amme efkârı da hemen yanlarında yer aldı. Buna mukabil Türkler, geç de olsa savunma vaziyetine geçti. Hâdisenin Rus cephesine yakın Ermenilerin emniyet mülahazasıyla yer değiştirilmesinden ibaret olduğunu; asıl katliamı Ermenilerin gerçekleştirdiğini tekrarlayıp durdular. Bu hususlarda çok konuşuldu. Her iki tarafın da ajite ettiği mesele kör döğüşüne dönüştü. Kangren hâlini aldı. Olup bitenlerin altında yatan gerçeklere fazla kafa yoran olmadı. Yoranlar da yormamış gibi davranmayı tercih etti. Sloganlarla konuşuldu. Ancak açıktır ki, bunlar meseleyi çözmeye yaramadı. Üstelik bundan daha ziyade Türkiye zarar gördü. Dışarıda tecrit ve tenkit; içeride huzursuzluğa sebebiyet verdi. Üzerinden bir asır geçmiş hâdiseyi, artık daha realist ve saplantılardan arınmış şekilde ele almak gerekiyor. Bir takım ön kabuller ve peşin hükümler bırakılırsa, bu tavrın imparatorluk sahibi bir milletin vakar ve haysiyetiyle daha uyumlu olduğu görülecektir.
***
Türklerin gelmeye başladığı sıralarda, Anadolu'nun doğusunda Ermeniler yaşıyordu. Ortodoks Bizanslılar, kendi mezheplerinden olmayan Ermenileri baskı altında tutardı. Bu sebeple Ermeniler, Bizanslılara karşı Türkleri desteklediler. Türk fethinden sonra diğer yerli halklar gibi, bunlara da vatandaş statüsü tanındı. Çoğu sanat sahibi bir millet olan Ermeniler, Türklerin gelişiyle Anadolu'ya yayılıp şehir ve kasabalarda faaliyet icra etme imkânı buldular. Hatta o zamana kadar gelmelerine izin verilmeyen İstanbul'a Sultan Fatih tarafından yerleştirilip, burada bir de Ermeni Patrikhanesi kuruldu.Ermeniler, toplu halde Hıristiyan olan ilk halktır ve IV. asırdan beri Gregoryen mezhebindedir. Misyoner faaliyetleri neticesinde XVIII. asırdan itibaren bazıları Katolik, çok azı da Protestan olmuşlardır. 1914 senesinde Osmanlı ülkesindeki Ermeni nüfusu 67 bini Katolik olmak üzere 1.230.000 civarında idi (nüfusun % 6,6'sı).
***
Son asırda Ruslar, kendilerine yakın gördükleri ve Anadolu'daki emellerine yardım edeceğini düşündükleri Gregoryen Ermenileri himaye siyasetine başladılar. Kafkasya'nın Ruslar eline geçmesinden sonra Rus destekli olarak kurulan Taşnak ve Hınçak partileri, milis teşkil ederek, Ermeniler arasında ihtilal tahrikinde bulundular. [Bugünki PKK gibi.] Yerli halkı taciz ederek gençleri kendi içlerine çekmeye çalıştılar. Anadolu'nun muhtelif yerlerinde patırtılar [Osmanlı makamlarının hâdiselere verdiği isim budur] çıkmaya başladı. O zaman hükümeti ellerinde tutan İttihatçılar, bunlarla baş edemeyince, tertipleyenleri bulup cezalandıracak yerde, hıncını isyanla alâkası olmayanlardan çıkardı. Halbuki Osmanlı hukukunun anayasası mesabesindeki Kur'an-ı kerimde "Kimse kimsenin suçunun cezasını çekmez" der. İttihatçılar, kendi siyasî zaaflarını, hep cinayetlerle örtbas etmeye kalkışmıştır. Siyasetlerine muhalif olan devlet adamı, asker ve gazetecilerden öldürttükleri ya da sürgüne göndererek hayatlarını kararttıkları gibi; Türk, Ermeni ve Arap Osmanlı vatandaşlarına da çok kara günler yaşatmışlardır. Asırlarca sessiz sedasız yaşayan ve "millet-i sâdıka" diye tanınan Ermenilerin niye kıyama kalktıklarını kimse düşünmemiş; bundan dolayı o zamanki idarecilerin basiretsizlikleri görmezden gelinmiştir.
***
Cihan Harbinin patlak vermesi üzerine, iktidardaki İttihat ve Terakki Fırkası, Rus cephesine yakın yerlerde yaşayan Ermenilerin, düşmana yardım edebilecekleri gerekçesiyle Suriye'ye tehcirine [göçürülmesine] karar verdi. 14 Mayıs 1915 tarihli "Sevk ve İskân Kanunu" ile bu tehcir gerçekleştirildi. Rumeli ve Anadolu'nun Rus cephesine yakın veya uzak bölgelerinden kadın, erkek, çoluk, çocuk, genç, ihtiyar, hasta, sağlam, yüz binlerce Ermeni, köy ve şehirlerinden yaya olarak istasyon merkezlerine getirildi. Buralardan trenlerle veya yaya olarak güneye sevkedildi. Genç erkekler bunu önceden işitip, Rusya'ya kaçmaya muvaffak olmuşlardı. Bunlardan bir kısmı da Osmanlı ordusunda asker idi. Gelin görün ki, sadece Anadolu'nun doğusundakiler değil, her nedense Rus cephesinden çok uzak bulunan İzmit, Samsun, Afyon, Yozgat gibi şehirlerdekiler de tehcire tabi tutuldu. İstanbul ve İzmir Ermenileri ile Amasya ve Kayseri gibi yerlerdeki bazı Ermeni aileler sürgünden istisna edildi.Anadolu'nun Rus cephesine yakın veya uzak çeşitli bölgelerinden takriben 900 bin kişi tehcir edildi. Sürgünler, Suriye şehirlerinde % 5'i geçmemek üzere iskân edilecekti. Ancak bunların ancak yarısı Suriye'ye varabildi. Mühim bir kısmı yolda soğuk, açlık ve hastalıktan; bir kısmı da çete baskınlarında öldüler. İttihat ve Terakki erkânı, bu tehcirde Ermenilere çok eziyet edildiğini, tehcir kervanına mezalim icra eden çetelerin, mahallî idarecilerin emrinde hareket ettiklerini itirafa mecbur kaldı. Ermenilerin götüremediği 10 bin kadar çocuk, Müslüman ailelere verildi.
***
O sıralarda Kilikya ve Suriye'de Haçlı Seferleri sırasında olduğu gibi bir Ermeni krallığı kurulması ve başına da sultan olarak Suriye valisi ve İttihatçıların önde gelenlerinden Cemal Paşa'nın geçirilmesi hususunda Rusların hükümetle anlaştıkları rivayet edilmişti. Güya tehcir de bunun için gerçekleştirilmişti ama, İngilizlerin karşı çıkması sebebiyle proje gerçekleşememişti.Ermenilerin sürülmesi, aslında öteden beri İngilizlerin safında yer almış bulunan Yahudi lobisinin bir zaferi olarak görüldü. İki asırlık rekabet neticesinde Ermenilerden boşalan meydan bunlara kaldı. Sultan Hamid'e tahttan indirildiğini tebliğ eden meşhur Musevî mebus Emmanuel Karaso, Sadrıazam Talat Bey'in sırdaşı ve bankeriydi. Hatta Talat Bey (Paşa) yurt dışına kaçarken, bütün servetini buna emanet etmişti. Siyonist teşkilatına yakınlığı rivayet olunan Masonlarla İttihat ve Terakki fırkasının irtibatı da bilinen bir keyfiyettir.Hemen hepsi sanat sahibi olan Ermenilerin sürülmesi ile memleket ekonomisi hayli zaafa uğradı. Ermenilerden kalan 40 küsur bin gayrımenkul de hazineye intikal ederek İttihat ve Terakki ricali tarafından iç edildi. Kalanları kırklarda hükümet tarafından yakın çevreye peşkeş çekildi. Onlar da bu araziyi satarak servetlerine servet eklediler. Bu sayede geniş toprakları ellerinde tutan bazı köy ağaları türedi.
***
Tehcirin intikamı gecikmedi. 1916 yılında Rus işgal kuvvetleriyle Anadolu'ya giren Kafkasya Ermenileri, sürülen yakınlarının intikamını almak için katliama başladılar. Doğu Anadolusunda yaşayan, güçlerinin yettiği Türkleri, kadın, erkek, çocuk, yaşlı demeden katlettiler. Şu anda yer yer ortaya çıkan toplu mezarlar hep bu katliamlardan kalmadır. Yani Ermenilerin yaptıkları bu katliamlar, hep sürgünden çok sonrasına aittir. Dolayısıyla tehcire gerekçe olamaz. Tehcir 1915 yılında gerçekleşmiştir. Bu toplu mezarlar ise, en az üç yıl sonrasına, 1918 yılına aittir. Halbuki o tarihte Anadolu'nun doğusunda tek bir Ermeni kalmamıştı. Bu cinayetlerin sorumlusu da Ermeni halkı değil, Cihan Harbinde Ruslarla beraber Anadolu'ya gelen Ermeni çeteciler idi. Bir başka deyişle tehcir, emniyeti temine yetmemiş; bilakis 1918 katliamlarına sebep teşkil etmişti. Mamafih nasıl bir avuç serserinin isyan çıkarması topyekûn sürgünü haklı çıkarmazsa, sürgün de bu katliamları haklı kılmaz. Çünki zarara zararla mukabele edilmeyeceği umumî prensiptir. Ancak kavgayı önce başlatmak da az kabahat mıdır?Kırım'dan bu yana kaybedilmiş binlerce kilometrekarelik vatan topraklarından hicrete mecbur kalan ve bu uğurda çok acı çekmiş insanların torunları olarak topyekûn sürgünü, hele kadın, çocuk ve yaşlılardan alınan bir intikamı savunmak hayli şaşırtıcıdır. "Dünyada örneği var! Amerika da yapmış, Norveç de!" demek de kimseyi temize çıkarmaz. Sui misal emsal olmaz, yani kötü örnek, örnek olmaz sözü meşhurdur. Devlet, suç teşkil eden işlerin faillerini arayıp bulur ve cezalandırır. Bundan dolayı başkalarından intikam almaz. İslâm-Türk kültürünün hâkim unsur olduğu Osmanlı Devletinde hiçbir zaman başka din ve ırk mensuplarına karşı -bugün yükselişi endişeyle izlenen- şovence yaklaşımlara rastlanmamıştır. Bu dikkate değer bir noktadır. Ne gariptir ki, bugün en şuurlu muhalifleri bile, kendilerini bir imparatorluğu batıran İttihatçıların kabahatlerini savunmak mecburiyetinde hissetmektedir.
***
1915 senesinde yaşanan hâdiseler, genosit (soykırım) olarak izah edilebilir im? Buna cevap vermek güç. Mamafih dünyada sırf bir ırka veya dine mensup olduğu için yapılan topyekûn sürgünü genosit sayma olarak temayülü vardır. Osmanlı kayıtları 1915'ten önce olanları patırtı, kıtal veya mukâtele; 1915'te olanları da tenkil ve tehcir olarak vasıflandırmaktadır. Kıtal, karşılıklı öldürmek; tenkil uzaklaştırmak, tehcir de göç ettirmek demektir. Adı ne olursa olsun, bazı üzücü hâdiseler yaşanmış ve bundan dolayı insanlar acı çekmiştir. Bunu inkâr etmek mümkün değildir. Ama bu acıları politika malzemesi yapmak da çok yanlıştır. "Arşivler açık, tarihçiler gelsin baksınlar!" demek de meseleyi çözmez. Çünki arşivler umumiyetle zamanın idarecilerinin isteğine göre düzenlenmiş vesikaları ihtivâ eder. Üstelik bugün devlet arşivlerinin ancak bir kısmı incelenmeye açıktır. Ermeni tezini destekler gibi görünen bir vesika ezkaza bulununca, sahte damgası basılırsa; Ermeni tezinin de objektif olarak ele alındığı ilmî toplantılar reaksiyonla karşılaşırsa; böyle bir ortamda gerçeklerin ortaya konarak meselenin çözülmesi mümkün olabilir mi?
***
Kanaatimizce bu konuda dünya umumî efkârına şunlar söylenebilir:
1-Öncelikle "Birinci Cihan Harbi sıralarında Türk, Kürt, Ermeni, Rum ve Arap aslından Osmanlı vatandaşlarının yaşadığı sıkıntı ve çektiği acılar için üzgünüz. Ancak bunlardan biz sorumlu sayılamayız. Bunlar gayrımeşru yollardan iktidara gelen İttihat ve Terakki Fırkası ile onun akıl hocası Almanya'nın başının altından çıkmıştır. O günlerde yapılanları bugün tasvip etmek mümkün değildir. Çünki neticesinde koca bir imparatorluk batmıştır. Üstelik bu işten esas zararlı çıkan da Türkler olmuştur" denebilir. Dünya amme efkârı bu kadarını bile beklemediği için muhtemelen Türkiye'ye karşı ithamcı tavrından vazgeçecektir. "Biz kimseyi öldürmedik!", hatta "Biz kimseyi sürgüne göndermedik" demekle iş hallolmuyor. "O halde bu topraklarda yaşayan bir milyona yakın Ermeni nerede?" diye sorarlar ve bundan sonra söylenenleri kimse ciddiye almaz.

2-Harb kaybedilip, İttihat ve Terakki hükümeti çökünce ileri gelenleri yurt dışına kaçmıştı. Bu işlerin baş mesullerinden Talat Paşa ve Bahaddin Şakir Berlin'de, Cemal Paşa Tiflis'te, Said Halim Paşa Roma'da, Enver Paşa da Tacikistan'da Ermeni komitacılarınca vuruldu. 1919 yılında İstanbul'da kurulan divan-ı harb, geride kalan İttihatçı erkânını muhakeme edip çeşitli cezalara çarptırdı. Dolayısıyla bu hâdisenin adlî dosyası kapandı. Bir suçu işleyen cezasını gördükten sonra, artık onun yakınlarını hâlâ bu işten sorumlu görmek olacak iş değildir. Öte yandan bu mahkeme kararlarını geçerli saymamayı vatanseverlik icabı zannetmek, meselenin çözümünü zorlaştırmaktan başka işe yaramaz.

3-Eğer bu hâdiselerden ötürü tazminat ve toprak talebi gündeme gelecek olursa, Cihan Harbi'nden sonraki milletlerarası anlaşmalarla bu gibi talepler için muayyen bir müddet tanındığını, bu müddetin geçmesiyle talep imkânının düşmüş sayılacağı dile getirilebilir. Öte yandan bu hâdiselerde zarar gördüğünü ispatlayanlara tazminat, hatta toprak vermek, koca ülkenin ne haysiyetini, ne de güvenliğini sarsar. Hatta ekonomik ve politik faydası bile olabilir. Anadolu'nun doğusunda eski Ermeni köylerindeki kıraç topraklara gelip yerleşecek Ermeni de zor bulunur. Bu hususta diplomatça davranmak, kaybedilen eski vatan topraklarındaki Türk talepleri için de elverişli bir zemin hazırlamaya yardım edebilir.

4-Bugün Halep, Şam, Amman ve Beyrut başta olmak üzere Ortadoğu'nun hemen her şehrinde Ermeniler yaşamaktadır. Fransa, İsviçre ve Amerika'da da mühim sayıda Ermeni yaşar. Azınlık psikolojisiyle izah edilebilecek şekilde hemen hepsi parlak bir sosyal mevki kazanmıştır. Bunlar aralarında Türkçeyi ve Türk âdetlerini hâlâ yaşatır; hatta Türkiye'yi vatanları olarak görürler. Türkiye'den gidenler bunlardan umumiyetle hüsnükabul görürler. Bunlar Türkiye için yurt dışında mühim bir lobi faaliyeti yürütebilir.

5-Bugünki Ermenistan, eski Türk toprakları üzerinde kurulmuş bir devlettir. Başşehir Erivan (Revan), ahâlisinin kâmilen Türk olduğu eski bir vatan parçası idi. Kimsenin aklına bugün orada Ermenilerin ne aradığı, buraya niçin Ermenistan dendiğini sormak gelmiyor. Tarihte insanlar, ülkeler ve halklar değiştiği gibi, düşmanlıklar da dostluğa dönüşebilir. Ermenistan, Türkiye'nin hinterlantında bir ülkedir. Sınırlarını kapatmak Türkiye'nin menfaatine değildir. Ermenistan ve Ermeniler her bakımdan Türkiye'ye muhtaçtır. Bir adım atana, bin adım geleceklerine şüphe yoktur. Türkiye, tarihî ve çoğu hayalî düşmanlıkları bir tarafa bırakıp eski imparatorluk mirasına sahip çıkarak eski Osmanlı halklarını ve Osmanlı toprakları üzerinde kurulan devletçikleri himaye altına almak suretiyle Ortadoğu, Kafkasya ve Balkanlarda hatırı sayılan bir güç hâline gelebilir. Böylece pek çok ekonomik, sosyal ve diplomatik meselesini aşabilir. Türkiye'nin XXI. asırda dünya üzerindeki yerini alması, İttihatçıların kirli mirasını savunarak değil, ancak üniversel değerlere sarılarak mümkün olabilir.

Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci

6 Nisan 2009 Pazartesi

Sevan Nişanyan: “Kişi putlaştırması yıkım getirdi”

“Atatürk, mutlak iktidarı terk edebilirdi, ama etmedi. Memlekette her meydana heykelini diktirme işiyle şahsen ilgilendi. Bu putlaştırma hâlâ süren bir ‘kültürel-siyasi’ yıkım getirdi.”
* * *
“Cumhuriyet, ‘gerçek laikliği’ getirmedi.  Bizde laiklik tasfiye hareketiydi. Dinin, devletin mutlak gücünü kısıtlama potansiyeli ‘laiklikle’ yok edilmek istendi. Çünkü amaç laiklik değil, mutlak iktidardı.”
* * *
“Emperyalizme karşı savaştığımız yönünde hayret verici görüşü, 1960’larda Doğan Avcıoğlu ve Mihri Belli icat etti. Aslında Kurtuluş Savaşı, Türkiye-Yunanistan savaşıdır. İki ülke arasında büyük bir savaş yaşandı.”
* * *
“Cumhuriyet diktatörlüğün kod adıdır. Cumhuriyete demokrasi için değil, şahıs diktatörlüğü için geçildi.”
* * *
“Atatürk milliyetçiliği 1920’ler faşizmidir. Kurtuluş Savaşı’nda ise İslami cihat üzerinden hareket etti bu milliyetçilik.”
* * *
“Kurtuluş Savaşı, Sevr’e tepki değildir. Sevr, Kurtuluş Savaşı’na bir tepkidir. Sevr, Meclis açıldıktan sonra yapıldı.”
* * *
“1918’de kadınlar tesettürü bıraktı. Ankara bu değişime inanılmaz bir taassupla karşı çıktı. Tesettürü savundu.”
NEDEN? SEVAN NİŞANYAN
Türkiye hiç bitmeyen çalkantılarının en ağırlarından birini yaşıyor gene. Bütün bu sarsıntıların, çektiği sancıların köklerinin yakın tarihe uzandığını görüyoruz. Seksen yıllık Cumhuriyet’e rağmen, Türkiye sanki hâlâ 1900’lerin başının İttihatçı Osmanlı’sında yaşıyor. Cumhuriyet’in, İttihatçılık geleneğini değiştirememesi, yeni bir devlet, siyaset ve ahlak getirememesi, toplumu geçmişinin içine hapsetti. Peki, Osmanlı’nın son yüzyılında ve İttihatçılar zamanında neler yaşanıyordu? Cumhuriyet bu İttihatçılardan neleri miras aldı? Batılılaşma neydi? İttihatçılık, Cumhuriyet’in zihniyetini nasıl etkiledi? Atatürk’ün İttihatçılarla ilişkisi nasıl sürdü? Türkiye Cumhuriyeti’nin niteliği neydi? Atatürk’ün liderliği nasıldı? Neden demokrasi ve hukuk cumhuriyetin bir parçası olamadı? Tek Parti döneminde nasıl yönetildik? Bütün bunları araştırmacı-yazar Sevan Nişanyan’la konuştuk. Amerika’da Yale Üniversitesi’nde felsefe okuyan, Columbia’da siyaset bilimi masterı yapan Sevan Nişanyan’ın son olarak Yanlış Cumhuriyet isimli kitabı yayımlandı.
* * *
NEŞE DÜZEL: Yeni bir kitabınız çıktı. Yakın tarihle ilgili bildiklerimizin neredeyse tümünü sarsan iddialarınız var. Siz Osmanlı’nın son yüzyılının bir gerileme ve çöküş dönemi olduğunu kabul etmiyorsunuz. Sizce Osmanlı’nın son yüzyılını nasıl tarif etmek gerekir?
SEVAN NİŞANYAN: Türkiye’de bugün hâlâ yaşayan reformların yüzde 80-90’ı Osmanlı’nın 1830’lardan sonraki döneminde yapıldı. Batı’nın sadece kurumları değil, kültürel davranışları da benimsendi bu dönemde. Tiyatro ve resim hayata girdi. Kadın haklarında radikal reformlar oldu. ?aşırtıcı bir gerçektir ki, Türkiye’de kız lisesi Fransa’daki ilk kız lisesiyle aynı tarihte açıldı. Bu ülkede, 1920-1950 arasında Batılılaşma durakladı.
Atatürk döneminde mi durakladı?
Evet. Batılılaşma, 1923-50 arasındaki Tek Parti Dönemi’nde durakladı. Toplumun Batı’ya yaklaşımında, Batı’yla ve oradaki fikir akımlarıyla ilişkisinde ise radikal bir gerileme oldu. Gerçi Medeni Kanun’un kabulü Batı’yla bütünleşmede adımdır ama, Türk hukukunun Batı’dan tercümelerle reforme edilmesi Tazimat’la başladı.
Osmanlı yarı teokratik bir devletti. Cumhuriyet’le teokratik olmayan bir devlete geçildi. Bu, Batılılaşma yolunda bir adım değil midir?
Bu teokratiklik konusunu ciddiye almıyorum. Çünkü Osmanlı devleti öteden beri örfî, askerî bir devlet oldu. Osmanlı pragmatik bir mantıkla yönetildi. Bakın... 1918’den itibaren Batı ülkelerinde kadınların toplumdaki rolüyle ilgili bir patlama oldu. Bizde bu değişim önce İstanbul’da yaşandı. 1918-21 yıllarında kadınlar birden bire tesettürü bıraktı. Ankara ise buna inanılmaz bir taassupla karşı çıktı. Ankara 1920, 1921 ve 1922 yıllarında tesettürü savundu. Ve 1922’de Ankara rejimi tüm ülkeye hâkim olduğunda, kadın haklarına ve giyimine ilişkin oldubittilerle karşılaştı. Atatürk, bu yeni döneme büyük bir esneklikle ve hızla intibak etmeyi başardı.
Siz, cumhuriyetin ilk 20, 30 yılının da taşraya çöküş getirdiğini söylüyorsunuz. Nasıl bir çöküşten söz ediyorsunuz?
19. yüzyılın ikinci yarısında Şemdinli’den Edirne’ye bu memlekette çok zevkli bir sivil mimari doğmuştu. Güzel evler, banka binaları, saat kuleleri, camiler, kiliseler yapıldı. 1920-1950 arasında ise taşrada sadece eciş bücüş sefil bürokrat evleri yapıldı. Bu toplum sanki cilalı taş devrinden çıkıyormuş gibi bina yapmayı ve şehir yaşamını 1950’lerden sonra sıfırdan öğrendi.
Bunda Türkiye’nin Türkleştirilmesinin ve Müslümanlaştırılmasının payı yok mu?
Hiç şüphesiz. Enkaz edebiyatı yapılmamalı. Almanya 1950’de tekrar Avrupa’nın en zengini oldu ama bizimkiler başaramadı. Gayrimüslim esnaf ve zanaatkârın nüfustan eksiltilmesi, Türkiye’nin bugün dahi altından kalkamadığı bir yıkıntı bıraktı. Bakın... 1915’te Van’ın yarısı Kürt değil Türkmüş. Eğer yapı ustasını, gazete yayıncısını, bankacısını, manifaturacısını yok ederseniz, medeni şehir yaşamının alt yapısını kaldırırsanız, orta ve üst sınıf Türklerin de yaşama koşulları ortadan kalkar. Nitekim bunlar Ankara’ya göçtüler ve geride bir enkaz kaldı. Anadolu’nun çöküşü budur işte!
Sizin Atatürk ile ilgili de sarsıcı iddialarınız var. Atatürk’ün liderliğini nasıl tanımlarsınız?
Olağanüstü cesur, yaratıcı, zeki bir şahsiyet. Fakat ne yazık ki bu deha ve güçlü kişilik ardında çok olumlu bir performans bırakmadı. Atatürk mutlak iktidarı terk edebilirdi, etmedi. Orta ve üst kadroların büyük bölümünü şahsi ağırlığı altında ezdi, yok etti. Ülke, siyasi kadro azlığıyla karşılaştı. Ayrıca şahıs putlaştırılmasına dayanan kült, Türkiye’ye bugün bile altından kalkamadığı bir manevi, kültürel ve siyasal yıkım getirdi. Mustafa Kemal, 1926’dan itibaren memleketin her meydanına kendi heykelini diktirme işiyle şahsen ilgilendi. Şehir meydanlarına kendi heykelini diktiren ilk cumhuriyet lideri olmak gibi ilginç bir özelliğe sahip oldu dünya tarihinde.
1920-30 arasında kurulan birçok otoriter rejim yıkılırken Atatürk’ün hâlâ saygınlığını ve etkisini korumasını nasıl açıklıyorsunuz peki?
1946-50 arasında yapılmış bir mutabakatla açıklıyorum. Türkiye, İkinci Dünya Savaşı ertesinde demokrasiye bir mutabakat yaparak geçti. Demokrat Parti ile CHP arasındaki uzlaşmaya göre, Tek Parti Dönemi’nin uygulamaları sorgulanmayacak, devri sabık yaratılmayacak ve belirli şeyler yüceltilecek, kutsallaştırılacaktı. O tarihte, Türkiye’de demokrasiye geçişin esas yönlendiricisi ABD’ydi ve dönüşümün gemiyi fazla sallamadan yapılması kanaatindeydi. Türkiye 1920’ler, 1930’lar totalitarizmini gömmek için 1940’larda ve 50’lerde bir hesaplaşma yapamadı. Portekiz, İspanya, Yunanistan 1970’lerde geçmişleriyle hesaplaştılar, Türkiye hala hesaplaşmadı.
Din konusunda Kemalist devrimin Sovyetler’e yakın radikallikte olduğunu söylüyorsunuz. Niye böyle düşünüyorsunuz?
1920’lerin ve 30’ların dünyasında, ‘diktatörlük rejimi’ pek çok ülkeye hâkim oldu. Bunların din kurumuna yaklaşımları farklılık gösterdi. İtalya’daki faşist model Katolik kilisesini bir müttefik olarak gördü. Alman Nazizmi, din kurumunu siyasetin kenarına itti. Sovyet modeli ise dini yok etmek istedi. Türkiye dini tamamen yok etmedi ama dinin kurumsal alt yapısını (tarikatlar, medreseler, vakıflar) çökertmeyi denedi. Dini devlet baskısı altında dar bir alana hapsetmeye, Arapça eğitimini ve eski yazıyı kaldırarak, Kuran’ın referanslarını toplumdan silmeye çalıştı. Böylece toplum devletin onayladığı tercümelerle yetinecekti.
Atatürk’ün kurduğu CHP’nin ilkeleri arasında demokrasi yok. Sizce demokrasi Atatürk’ün daha sonraki hedeflerinden biri miydi?
Hayır. Öyle olsaydı, bunun bir izi olurdu. Fazla güçlenmiş olan İnönü’ye karşı, İnönü’yü sevmeyen kişilerden oluşan göstermelik bir muhalefet partisi olan Serbest Fırka kurduruldu 1930’da. Ama üç ayda halk öyle ilgi gösterdi ki bu partiye, iş, bütün rejimi çökertecek bir alt üst oluşa dönüştü ve parti kapatıldı. Atatürk iktidar olduktan ve diktatörlüğünü kurduktan sonra, tüm söylev ve demeçleri külliyesinde, ki binlerce sayfalık metinlerin hepsini okudum, demokrasi kelimesi sadece altı yerde geçer. İkisi, yabancı basına verdiği demeçtedir. Diğer dördü de ‘demokrasi iyi ama’ türü cümlelerdir. Türkiye’de demokrasi 1923’te başlamadı, aksine kesintiye uğradı.
Anlamadım...
1923’te kurulan rejim demokrasi değildir. Bakın... 1876’da Birinci Meşrutiyet’le Meclis açıldı. Serbest tartışmalar ve mebus seçimleri yapıldı. 1908’den itibaren de siyasi partiler kuruldu, 1908,1912 ve 1913’te seçimler yapıldı. Cumhuriyet ise demokrasiyi kesintiye uğrattı. 1923’teki İkinci Meclis seçimlerinde milletvekili listelerini Cumhurbaşkanı iki kişinin yardımıyla şahsen hazırladı ve seçime sadece bir liste girdi. 1946’ya kadar ki dört seçimde de aynı şey yaşandı. Bırakın demokrasiyi... Bir toplumda demokrasiden daha derin bazı siyasi değerler vardır. Mesela... Kul kültürü, yani biat kültürü toplumda azalıyor mu artıyor mu? Toplumsal yapı, devletin tecavüzlerine karşı bir bel kemiğine kavuşuyor mu? Toplumun adalet anlayışı gelişiyor mu? Tek parti dönemi bu açılardan bir felaket oldu.
Atatürk’ün Padişah Vahdettin’le ilişkisi hep sorgulanır. Sizin görüşünüz ne bu konuda?
Aralarındaki büyük yakınlaşma, Vahdettin veliahtken gerçekleşti. Mustafa Kemal’in beklentiler içinde bulunduğu ve Enver’le arasının bozuk olduğu biliniyordu. Mustafa Kemal, kasım 1918- mayıs 1919 arasında İstanbul’da çok yönlü temaslarda bulundu ve Vahdettin tarafından, Anadolu’da askerî diktatörlük kurma anlamına gelen, Osmanlı tarihinde görüşmemiş yetkilerle donatılarak genel müfettiş sıfatıyla Anadolu’ya gönderildi. Bandırma vapuruyla İngilizlerden kaçtı falan, bunlar yalandır.
Atatürk’ün Enver paşayla ilişkisi nasıldı?
Aralarında derin bir rekabet ve çekememezlik vardı. Enver Paşa’yla yaşıttı ve aynı çevrelerden geliyordu. Enver Paşa genç yaşta fiilen diktatör olmuştu. Belki de 1916-1917 yıllarında kurulması tasarlanan bir cumhuriyetin lideri olmuştu.
Enver, cumhuriyet kurmayı düşündü mü?
Evet. O döneme ait bilgilerde var bu. Enver’in cumhuriyet kurmayı tasarladığı, meşrutiyete son verip kendi şahsi diktatörlüğünü ilan etmek istediği ama Talat Paşa’nın buna engel olduğu anlatılır. Unutmayın ki 1910’ların dünyasında cumhuriyet kelimesi diktatörlüğün kod adıdır.
Bu durumda bizde cumhuriyet, padişahlıktan diktatörlüğe geçiş miydi?
Evet. Sadece Türkiye’de değil. Macaristan, Rusya, İspanya’da böyledir. Kurulu bir düzenin ve kurumsal dengelerin temsilcisi olan ‘meşruti monark’ı devirip, onun yerine hiç kimseye karşı sorumlu olmayan tek bir sivil şahsın geçmesi ve tüm yetkileri elinde toplamasıydı cumhuriyet. 1910’lar dünyasında cumhuriyet, demokrasiye doğru atılmış bir adım değildi. ?ahıs diktatörlüğüne atılmış bir adımdı. Zaten en demokratik ülkelerin çoğu cumhuriyet değildir.
Siz Falih Rıfkı’ya dayanarak, Atatürk’ün Enver Paşa’yı devirmeye hazırlanan Cemal Paşa’ya katıldığını söylüyorsunuz. Atatürk, Enver’i devirmek mi istiyordu?
Çoğu yazar bunu yazdı. 1916 ve 1917’de bir dizi darbe teşebbüsünün yapıldığına dair ipuçları var. Mesela Yakup Cemil darbesi... Yakup Cemil yakalanıp idam edildi fakat evraklarında, darbeden sonra oluşturulacak hükümetin önderliğine M. Kemal’in getirileceğine dair belgeler bulundu. Arıca M. Kemal de anılarında söz ediyor. Suriye’de bulunan Cemal Paşa’nın hükümeti devirmeye ve Alman ittifakını bitirmeye dönük girişimlerinin olduğunu fakat sonra korktuğu için vazgeçtiğini anlatıyor.
Cumhuriyetin dünyayla ilişkisine de farklı bakıyorsunuz. Batılıların o dönemde Türkiye’yi bölme amacının olmadığı kanaatinde misiniz?
Evet. Osmanlı İmparatorluğu’na son vermekte kararlıydılar ama Türk nüfusun çoğunluk olduğu her yerde bir Türk egemenliğinin kurulmasını istiyorlardı. İmparatorluğun Türk nüfusa sahip olmayan yerlerini, tüm Arabistan’ı ve belki de Kuzeydoğu’da ve Güneydoğu’da bazı toprakları ayırmayı düşündüler. Yani Ermenistan sınırını, Kürtleri ve Batı’daki Rumları ne yapacaklarını bilemediler. Bugünkü bakış açısından bakarsanız bu bölmektir ama o gün için bölmek değildir. Türk nüfusun çoğunlukta olduğu yerlerde bütünlüklü bir devlet oluşturma niyetindeydiler. ABD ve İngiltere, Türkiye’de demir leblebi gibi bir rejimin bulunmasının dünya dengeleri açısından doğru olacağı kanaatindeydiler. Osmanlı gibi istikrarsız bir yapı istemiyorlardı.
Cumhuriyetin Batı uygarlığıyla ilişkisi nedir?
İkirciklidir. Biz İkinci Mahmut’tan beri bir yandan ‘Batı’ya mecburuz’ diyoruz, diğer yandan da ‘Batı düşmandır, emperyalisttir, kâfirdir, bizi sömürür’ diye düşünüyoruz. Cumhuriyetin bilinçaltında yatan derin bir yaranın ifadesidir bunlar. Ziya Gökalp’lerden, Ömer Seyfettin’lerden beslenen bir ırkçılık ve gâvur düşmanlığı kültürüyle biz bir yandan düşmanız Batı’ya... Bir yandan da gıptayla, kıskançlıkla bakıyoruz ona. 1920’lerden beri böyle acayip bir zihniyetin makasına sıkıştı Türkiye.
Sizce harf devrimin sonuçları kötü mü oldu?
Microsoft çağında Latin alfabesi kullanmak büyük nimet ama... Bunun Türkiye’de okuryazarlığı artırdığı doğru değil. İbrani yazısını kullanan İsrail’de okuryazarlık Türkiye’den daha yüksek. Harf devriminde amaç, Batılılaşmak değil, eski yazıyı yasaklayarak Türkiye’nin geçmişiyle bağlarını koparmaktır. Bu ülkenin dokuz yüz yıllık kültürel geçmişiyle bağları, halka on beş gün süre verilerek tek bir hamlede koparıldı ve sıfırdan başlayan bir toplum haline getirildi. Elli sene boyunca üniversite dahil hiçbir yerde insanlara eski yazı öğretilmedi. Bir toplumun kendi geçmişi hakkında tam ve mutlak bir cehalete indirgenmesidir bu.
Türkiye diğer İslam ülkelerine kıyasla birçok açıdan çok gelişmiş. Bunda Atatürk’ün ve Kemalizm’in hiç rolü yok mu?
Sanmıyorum. Türkiye 14. yüzyıldan itibaren İslam dünyasının en gelişmiş, en güçlü ve Batı’ya en yakın en ülkesi oldu.
Siz laikliğin aslında bir tasfiye hareketi olduğunu da iddia ediyorsunuz. Niye?
Cumhuriyet’in laiklik politikası gerçek bir laikliği gerçekleştirmedi. Dinin, devlete karşı nispi özerkliğini ve devletin mutlak gücünü kısıtlayabilme potansiyelini yok etmekten ibaret oldu. Çünkü amaç laiklik değildi. Amaç mutlak iktidardı. Yani iktidarı kimseyle paylaşmamaktı. Amaç, cumhuriyeti kuran şahısların iktidarıydı.
Biz Batı uygarlığının değerlerine bir türlü ulaşamadık. Sizce bunun sebebi ne?
Esas hata 1946-50’de yapılan Kemalizmi yüceltme mutabakatıydı. 1920’lerde dünyada rüzgârlar totaliterlik ve diktatörlük yönünde esiyordu. Ama 1945-46’da bu ülkenin önünde bir fırsat kapısı açıldı. Çünkü dünyada demokrasi rüzgârları esmeye başladı. Ama Türkiye ‘Benim totaliter geçmişim yücedir, tartışılamaz’ dedi. Oysa diktatörlüğü reddetmeden demokrasiye geçmek mümkün değildir. Nitekim Tek Parti Dönemi’nin ruhu darbelerle hep geri geldi. İttihatçı totaliter ruhtan kurtulamıyoruz.
Atatürk milliyetçiliğini nasıl tarif edersiniz?
Atatürk milliyetçiliği Kurtuluş Savaşı yıllarında İslami cihat anlayışı üzerinden hareket etti. 1924’te ise İslam unsurunu çıkardılar ve yerine ‘vatan millet Sakarya’ diye bir siyasi amentü kurdular. Bu amentü, ‘Kurtuluş Savaşı, Atatürk, 29 Ekim, halifenin kovulması, düşmanın denize dökülmesi’ gibi bir dizi semboldür. Bu amentüyü kutsayana vatandaş, kutsamayana vatan haini dediler. Atatürk milliyetçiliği denen ve çok modern, çağdaş ve sol zannedilen şeyin özü, en klasik anlamıyla 1920’ler faşizmidir. İtalya’da 1920’deki rejim bu ideoloji üzerine kuruldu. Vatandaşlık haklarını bir siyasi amentüye bağlama düşüncesi çok tehlikelidir. Çünkü bu siyasi amentüye boyun eğmeyeceğine dair en ufak kuşku duyulan kişi vatan hainidir, Gayrimüslimlerin kovulmasının, mülklerine el konulmasının temelinde Atatürk milliyetçiliği yatar. 1930’larda bu Atatürk milliyetçiliğinin üstüne bir de Türk ırkçılığı eklendi.
Kemalizm’in, Orta Asya’dan yayılan Türk ırkının üstünlüğüne inandığını mı düşünüyorsunuz?
İtalyan rüzgârının estiği 1920’lerde Ankara’nın söyleminde Orta Asya’nın adı geçmez. 1930’larda Alman rüzgârı eser ve Atatürk kendini olağanüstü bir şevkle, Orta Asya’dan tüm dünyaya egemen olmuş atalarımız efsanesine adadı. Tüm dünya dillerinin Türklerden türediği, dünyaya medeniyeti Türklerin götürdüğü söylendi.
Türklerin Orta Asya’dan geldiği görüşünü paylaşmıyorsunuz. Türkler kim sizce?
Eskiden Anadolu ve Rumeli’de oturan Türkçe konuşan ve Müslüman olan insanlar Türk sayılırdı. Hâlâ halk arasında geçerli olan tanım budur. Cumhuriyet döneminde Türk kavramıyla radikal olarak oynandı. Dinî içerik çıkarılıp yeri siyasi bir içerikle dolduruldu. Ama bu tutmadı. Orta Asya diye bir şey buna yamanmaya çalışıldı. Tarihle ilgilenen herkes bilir ki, Türkiye’nin bugünkü etnik kompozisyonunda Orta Asya unsurunun payı yüzde 10-15’tir. Anadolu’da yerli bir halk vardı.
Peki... Kurtuluş Savaşı’nda dünyanın en güçlü ülkeleriyle savaştığımız görüşüne katılmıyor musunuz?
Emperyalizme karşı savaştığımız yönünde hayret verici görüşü, 1960’larda Doğan Avcıoğlu ve Mihri Belli icat etti. Kurtuluş Savaşı, Türkiye Yunanistan savaşıdır. İkisi arasında büyük bir savaş yaşandı.
Kurtuluş savaşı olmasaydı bağımsızlığımızı kaybetmez miydik sizce?Bir süre için kaybederdik ama 1918’de Amerika, İngiltere ve Fransa Türkiye’de sağlam bir devletin oluşmasını talep ediyorlar. Türkiye o tarihte yıkılmış ve ekonomik olarak tükenmiş olduğu için, bazı reformlar gerçekleşinceye dek bir vesayet altında tutulmasını da savunuyorlar. Bakın... 1945’ten sonra uygulanan modelin ta kendisidir bu. 1946’da Marshall Planı ve NATO’yla Türkiye Amerikan mandasına girdi. 1918’de konuşulan da farklı değil. Bir reform hükümeti kurulacak ve ülke belki 20 yıl Amerikan mandası altında bulundurulacak ve sağlam modern bir devletin oluşması sağlanacak. ‘Türkiye’nin maliye iradesine, ordusunu sağlamlaştırmaya, kara ve deniz yoluna ihtiyacı var’ diyorlar. 1918 ve 1919’da bu gündemdedir. Sevr gündemde değildir. Sevr de Türkiye’yi bölmez ya...
Nasıl bölmez?
Sevr’in maddelerinin büyük kısmı, Türkiye’nin üçlü bir uluslararası idare altına sokulmasıyla ilgilidir. Sevr, hükümranlığı Türklerden alır. Bir şeye dikkat etmek lazım. Kurtuluş Savaşı, Sevr’e bir tepki değildir. Sevr, Kurtuluş Savaşı’na bir tepkidir. Ankara’da Millet Meclisi açıldıktan bir ay sonra Sevr Anlaşması gündeme geldi.
Siz hepimizin bildiklerinin tersini söylüyorsunuz. Bu iddialarınız için hangi kaynaklara bakmanız gerekti? O kitaplar bugün yasak mı?
Değil. Sadece Atatürk’ün kendi yazdıklarını bir Japon turistin bakış açısıyla, onu ne yücelterek ne de küçülterek okursanız her şey ortadadır zaten...
Neşe Düzel - Taraf

5 Nisan 2009 Pazar

Rumeysa Aredba

Rumeysa Hanım 1873 senesinde Aredba prensi Halil Bey'in kızı olarak Karadeniz sahilinde bulunan Adler kasabasında dünyaya geldi. Ailesi Abhaz prenslerindendi. 93 harbi olarak bilinen Osmanlı Rus Savaşı'ndan kısa bir zaman önce ailesi tarafından İstanbul'a akrabası Suzidil Hanım'ın yanına gönderildi Suzidil Hanım, Sultan Abdülmecid'in kızı Cemile Sultan'ın saraylısıydı.

Rumeysa Hanım'ın babası Nazikeda Başkadınefendi'nin dayısı idi. Bu yüzden İstanbul'a 1875 senesinde gönderilirken yanında kuzini Nazikeda ve aileye mensup diğer kızlarda bulunuyordu.

Nazikeda Şehzade Vahdeddin'le 1886 yılında evlenince onun Başnedimesi oldu ve saraydaki bu görevi Nazikeda'nın sürgüne gönderilip Sultan Vahdeddin'nin vefatına kadar devam etti. Tam 49 sene Osmanlı Sarayı'nda yaşadıktan sonra ve son iki senesini sürgünde Sultan Vahdeddin'in yanında geçirdi.

Rumeysa Hanım, Sultan Vahdeddin'in 1926 yılında vefatı üzerine bir sene daha sürgünde kaldı. 1927 yılının başında Türkiye'ye döndü. İstanbul'da akrabası Ruhidilber Hanım'ın yanına yerleşti ve Ruhidilber Hanım'ın Serencebey Yokuşu'nda bulunan evinde 1929 yılında kanserden vefat etti.

Türkiye'ye geldikten sonra vatandaşlığı geçmek istedi. Fakat "hainlerin, kendilerini padişah ve halife kabul edenlerin ölümünü dilediğine dair yemin istenince"

Şu asil cevabı verecek ve Türk vatandaşlına alınmayacaktı.

"İlkine hiç düşünmeden yemin ederim, ancak ikincisine asla, zira ömrüm boyunca sadece iyilik ve şefkat gördüğüm insanların kötülüğünü isteyemem"

"Memlekete döndükten sonra anladım ki hakikat saklanmakta. Millet kandırılıyor. Bu yeni düzenin zemini yalandan müteşekkil iken, geleceği acaba nasıl olur?" Diye soran Rumeysa Hanım Efendiye cevabımız ne olabilir sizce?